24 Şubat 2012 Cuma

Cadillac Records: Blues Tarihi 101


Flüt bile çalmayı beceremeyen bir eleman olarak müzikle haşır neşir olan adamlara hep gıpta ile bakmışımdır. Enstrümantal yeteneksizliğim bir yana ben nota denilen müzik dilinden de hiçbir şey anlamam. Bu notaları okuyup da kafamda “do, re, mi, fa…” seslerine dönüştüremediğim için flüt çalmayı denerken rakamlarla kendime has bir işaretleme yapardım. Örneğin do=1, re=2… gibi. Buradaki 1 flütün birinci deliğini simgelemekteydi. Buna rağmen 3’ün üzerine çıkmazdı müzik dersinden aldığım notlar. Kaldı ki işin içine bemol ve diyez gibi hedeler girdi mi tam sıçıştı benim olayım. O yüzden müzisyenlere, bestekârlara vs. nasıl bir hayranlıkla baktığımı bilemezsiniz. Hani ben yapamıyorum ve yapılışından da bir bok anlamıyorum ya işte bunun verdiği cahillikten olsa gerek müzisyenler büyücü gibi bir şeyler benim gözümde. Neticede altı üstü altı tane nota var değil mi amq? Kaç tane şarkı var peki dünya üzerinde? Birbirine benzeyenleri olabilir arada ama bu büyük çoğunluğun birbirinden bağımsız ayrı ayrı sanat eseri olduğu gerçeğini değiştirmez değil mi? Tamam notanın yanında işin içinde ritim var zilyon tane enstrüman var yani sözün özü var oğlu var ama yine de ben çok saygı duyuyorum lan bu adamlara. Tabii bu adamlar derken eline gitarı alıp sahilde karı kız tavlamaya çalışan götü sivilce dolu tiplerden bahsetmiyorum, işin mutfağında çalışıp ortaya bir şeyler çıkaran elemanlardan bahsediyorum kesinlikle.


Neyse ufaktan asıl mevzuya gelecek olursak dün akşam Cnbc-e’de Cadillac Records isimli filmi izledim ve çok beğendim. Blues müziğinin 50’li yıllardaki patlamasını, müzik endüstrisini, bir nebze rock&roll müziğini, zenci beyaz ayrımını ve Cadillac’ları ele alan tarih dersi tadında bir film bu. Filmde bir sürü damardan şarkı çalıyor, filmi hüzünlüyken ya da sevgiliyle beraberken izlemesi ondan alınacak zevki artırabilir gibime geliyor. Bizim insanımıza göre Blues’un tarifi ya “Amerikan arabeski” ya da “Amerikan türküsü” şeklindedir. Bana daha çok türkü gibi gelmekte ve sanırım çoğunluk da bu fikirde ama arabesk yakıştırması yapanlar da yok değil. Gerçi bizim memlekette Nick Cave’de arabeskçi olarak adlandırılıyor fazla takılmamak gerek sanırım. Arabesk ya da türkü müzik müziktir amq benim için. O an ki ruh halime iyi gelen her türlü müziği dinlerim ben. Bu sebeple de kimseyi arabesk dinliyor diye küçümseyip hard metal takılıyor deyü de satanist ilan etmem. Kendi iç dünyasında eziklikler yaşayan insanlar daha çok bu sınıflandırma ve yadırgama hatta küçümseme işine kendilerini adamış gibi geliyor bana. Bu tarz adamlar yeni türemiş piyasaya yeni çıkmışlar değil lakin o yüzden korkmayınız efenim. Filmin başladığı 50’li yılların Amerika’sında da çok var böylelerinden. Zenciler kölelikten kurtulalı çok olmuş ama adamlar hala fakirlikten kırılıyorlar ve sosyal hayattaki yerleri ırgatlıktan öteye pek gidebilmiş değil. Bazı eyaletlerde eğer o arabayı zenci biri sürmüyorsa zencinin arabada seyahat etmesi yasak mesela. Kimi eyaletlerde de siyahlar ve beyazlar karışık biçimde eğlenemiyor, yemek yiyemiyor bir tür haremlik selamlık uygulaması var tabiri caizse. Tabii sebebi siyah adamın aşağı ırktan oluşuna dayanıyor. Hitlerin götünü siken Amerikalıların kendi beyaz götlerini de sikmesi gerektiğine yönelik bir nefret uyanmadı değil içimde filmi izlerken ama nefret beni bozar dedim ve bıraktım bu düşünceleri.


Müzik tarihinde yer almış gerçek karakterleri ele alan Cadillac Records bize hikayesini Leonard Chess (yapımcı), Muddy Water (Blues’cu), Little Walter (Blues’cu), Chuck Berry (rock&roll’ün babası), Howlin Wolf (Blues’cu) ve Etta James (Blues’cu) gibi eşsiz insanların Chess Records’ta nasıl bir araya gelip ortamın amına koyduklarını muhteşem bir şekilde anlatmakta. Leonard Chess Polonya kökenli olduğu için klasik anglo sakson protestan beyaz Amerikan ahalisinin zenci bakış açısından uzak yetişiyor ve bu insanlardaki müzik yeteneğine saygı ile bakıyor. Onlara yatırım yapmaktan çekinmiyor asla. Gerçekte nasıl bir herifti bilmem ama filmde yapımcı rolünde olmasına rağmen oldukça iyi hatta melek gibi resmetmişler bu adamı. Artık yönetmenin torpillisi mi bilemiyorum :) Muddy Water ise muhteşem yorumculuğu ile ön plana çıkmakta ancak bunun yanında iyi gitar çalması ve insaniyeti gibi olumlu özellikleri de bulunmakta. Little Walter ise çatlak matlak ama çok iyi bir mızıkacı. Benim dikkatimi en fazla çeken karakterlerden biriydi bu herif. Adamı çok insancıl resmetmişler gerek yeteneğiyle gerekse zaaflarıyla olsun. Chuck Berry adını daha önce de duymuştum, bu filmde rock&roll’un babası olduğunu öğrendim. Büyük bir cahilliği sonlandırdım :) Şarkıları da güzelmiş gerçekten, adamın kendi söyleyince hatırlayamadım ama aynı şarkıyı Elvis Presley’den dinleyince vay anasını ben bunu biliyormuşum oldum. Zaten bu durum da karakteri ve onun hayatını baya bir özetliyor. Howlin Wolf çok baba bir adam. Ona burada huzurlarınızda adamın dibisin Wolf demek istiyorum :) Etta James’in hikâyesi ise pek dokunaklı. Filmi izlerken ağlamaya en çok yaklaştığım sahne bu kadına aitti. Ulen bir şarkı bu kadar mı dokunaklı bu kadar mı içten söylenir. Resmen koltuğuma çakılı kaldım ve bas baya duygulandım. Filmi izlerseniz hangi sahne olduğunu anlarsınız. Dayanamadıysanız meraktan çatladıysanız buyrun izleyiniz efenim :)



Özet geçmek gerekirse bu film bir Blues Brothers bir 8 Mile (çok sevdiğimden değil maksat müzikli film adı olsun) değil ama kendi çapında başarılı ve ilgi çekici bir film. Müzik hakkında özellikle de Blues hakkında çok bilginiz varsa zevkle az bilginiz varsa merakla izleyeceğiniz bir yapıt. Aslında bizim sinema sektörümüz de bu tarz filmler yapabilir. Hatta bizden daha çok malzeme çıkar gibime geliyor. Umarım biz de bir gün kendi modern müzik tarihimizle ilgili bir başyapıt ortaya çıkarabiliriz. İyi seyirler efenim.

6 yorum:

  1. blues tarza bayılırım..ama okurken koptum :)) ve elves presley..roy orbison da keza muhteşem..country varsa keyfim yerinde demektir..sevgiler..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. aaa! okurken niye koptun yaa çok ciddi yazmıştım oysaki :) Blues candır Elvis Kraldır :D

      Sil
  2. Sen de Serdar Ortaç'a bağlamışın "Topu topu 7 nota var kaç ayrı beste yapılabilir ki" :D Tabi, saygı duyulacak bir şey=)

    Ben bu filmi nasıl kaçırmışım yaaa. Haftasonu izlicem derhal. Teşekkürler efenim haberdar ettiğiniz için^^

    Aslında dediğin gibi bizim müziğimiz de o kadar zengin ki yapılsa neler çıkıyor. Belgesel olarak Fatih Akın'ın Crossing the Bridge'i defalarca izlemiş hayran kalmıştım. Keza Anadolu'nun Kayıp Şarkıları da öyle. Daha güzel şeyler de yapılır umarım^^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yaa işte insan cahil olunca Serdar Ortaç'a bağlaması kaçınılmaz oluyor :D İzle bakem, umarım beğenirsin. Fatih Akının filmi de çok güzel ama o biraz daha belgeselimsi bir yapıttı bana kalırsa.

      Sil
    2. E ben de belgesel dedim. Demedim mi dedim:) Müzikle ilgili diye bağlantı kurdum sadece^^

      Sil
  3. https://groups.google.com/forum/#!topic/iktisattarihi2008/5ITZHLDq4os

    YanıtlaSil