29 Şubat 2012 Çarşamba

El Mim-ül İrituruncubalık

Başlıktan da anlayacağınız üzere sevgili irituruncu balık tarafından mimlenmiş bulunmaktayım. Yeni bir işe başlamış olan raskolnikow kulunuz götünü kaşıyacak vakit bulamadığı için bloğunu ihmal etmekte ve bundan da üzüntü duymaktadır :) Bu mim yazı yazmam için verilmiş güzel bir fırsat oldu benim için. Haydi bakalım let the game begin…



  1) En sevdiğin şeyler nelerdir nelerden hoşlanırsın? 
Şimdi bu çok genel bir soru ama ben kendi çapımda karınca kararınca cevaplamaya çalışayım. Her insanın hobi anketlerine yazdığı şeylerden olan kitap okumak, film izlemek ve müzik dinlemek benim de demirbaşlarımdan. Lakin ben essahdan severim kitap okumayı ve film izlemeyi öle tırişkadan yazmıyorum :) Bunun dışında puzzle yapmayı çok severim. Son 1-2 senede sardım bu mereti başıma. Şu ana kadar 1000’lik, 1500’lük ve 2000’lik olmak üzere 3 tane puzzle bitirdim ve çok zevkliydi lan. Muhteşem bir şey, inanılmaz kafa açıyor o kadar zevk alıyorum ki hayatla olan bağlantım kopuyor. Şu an da evde bir adet 1500’lük Van Gogh puzzle’ım yarım yamalak yatmakta ve bunun için üzülmekteyim. Yeni sardırdığım bowling de güzel bir şey ama daha çok amatörüm, beginner seviyedeyim. Araba sürmeyi hele hele uzun yollara kendimi vurmayı çok severim. Bu nasıl bir aşktır anlamadım ehliyeti alınca geçer dediler ama kaç sene geçti üzerinden hala her arabaya binişimde kalbim güp güp atıyor. Ahh bi de şöyle Porsche, Ferrari, Lamborghini vb. arabalarım olsa neler yapardım nerelere giderdim :) İnsanlarla konuşmayı, onlarla dertleşmeyi severim aslında dinlemeyi severim demek daha doğru olur. İnsanlar konuşsun ben sabaha kadar dinlerim yaa :) Gelin lan anlatın bana tüm dertlerinizi. Şimdi fark ettim ki ben çok fazla şeyden hoşlanıyorum ve bunların hepsinden bahsedersem mim formatını baya bir piç etmiş olacağım o yüzden en iyisi özet geçmek :) Küfreden, uzun boylu ve kilolu (obez demedim amq) hatunlardan, bilgisayar oyunlarından özellikle araba yarışı (ahh lan underground 2’yi az mı oynadım sabahlara kadar) ve strateji oyunlarını, düşünmeyi ama herşey üzerine düşünmeyi, banyo yapmayı, davidoff hot water parfümümü, film afişlerimi, saatlerimi ÇOOOOK severim.



2) Bilgisayarda vaktini neler yaparak geçirirsin?
Olaya internet yönünden bakacak olursak eskiden facebook’tu şimdilerde ise blog siteleri. İnsanların paylaşımlarını okumak çok zevkli oluyor. Elimden gelse günümün yarısını blog okumakla geçirirdim. İşe girdiğim için şimdilerde bloğuma ve diğer blog sitelerine de pek vakit ayıramıyorum ne yazık ki. O yüzden şu günlerde bilgisayarda en çok gazete okuyorum diyebilirim. Milliyet, radikal, hürriyet ve zaman gazetelerine takılıyorum genelde. Hepsinde sevdiğim farklı farklı yazarlar var onları takip etmek kafa açıcı oluyor benim açımdan. Bilgisayarda oyun oynamayı da çok severim, şimdilerde Shogun Total War 2 ile takılmaktayım. Süper oyun olmuş valla, umarım bunun Avrupa versiyonunu da çıkartırlar en kısa zamanda. NFS yeni bir araba yarışı çıkarttı ama vakitsizlikten onu da yükleyemedim ve oynayamadım :( Bir de bunların dışında hocam.com diye bir site var orda karı kız peşinde koşarak vakit geçirdiğim de oluyor arada. O değil de bir msn vardı ne oldu lan ona??? :)



  3) En sevdiğin filmler nelerdir veya izlediğin ve hafızanda kalan kesinlikle izleyin dediğin?
The lord of the rings, Eternal sunshine of the spotless mind, Kill bill, The godfather, Masumiyet, Kader, Gemide, Pulp fiction, 300, Sin city, Factotum, Casablanca, Madagaskar, American beauty, Vidocq, Moulin rouge, V for vendetta, The nightmare before christmas, Lost highway, Yeşil yol, Bram Stoker’s Dracula offf lan bir sürü var daha hangilerini yazayım?? Siz bunları bir izleyin kalanını getirirsiniz ya :) Ben öyle filmleri pek sıralamaya sokabilen bir insan değilim ne yazık ki. Benim için çok sevdiğim yere göğe koyamadığım Lord of the rings ile yine her izlediğimde çok duygulandığım boğazımın düğümlendiği bir film olan Masumiyet arasında bir fark bir üstünlük bulunmamaktadır. Sevdiğim ve 2.liğine bile razı gelemediğim o kadar çok film var ki :)




 4) Şu sıralar en çok almak istediğiniz şeylerin listesini yapsanız bunlar neler olurdu?
Mercedes cls 65 amg almayı çok isterdim valla. Bitiyorum bu arabaya yaa ne olur biri bana alıversin :) Armani, Camel, Nautica, Boss, Tag Heuer ve Tissot marka çeşit çeşit saat almayı da çok isterdim. Takım elbiseye de ihtiyacım var, pek bir marka bilincim oluşmadı o konuda o yüzden marka veremeyeceğim :) Neyse aklıma geldikçe fakir olduğum için üzülesim geliyor kapatalım bu konuyu.





 5) Şu sıralar en çok dinlediğiniz şarkılar? 3 tane.
     Ratatat-Loud Pipes
     Ahmet Aslan-Tanımadığım Ten
     Oi Va Voi-Mahala

24 Şubat 2012 Cuma

Cadillac Records: Blues Tarihi 101


Flüt bile çalmayı beceremeyen bir eleman olarak müzikle haşır neşir olan adamlara hep gıpta ile bakmışımdır. Enstrümantal yeteneksizliğim bir yana ben nota denilen müzik dilinden de hiçbir şey anlamam. Bu notaları okuyup da kafamda “do, re, mi, fa…” seslerine dönüştüremediğim için flüt çalmayı denerken rakamlarla kendime has bir işaretleme yapardım. Örneğin do=1, re=2… gibi. Buradaki 1 flütün birinci deliğini simgelemekteydi. Buna rağmen 3’ün üzerine çıkmazdı müzik dersinden aldığım notlar. Kaldı ki işin içine bemol ve diyez gibi hedeler girdi mi tam sıçıştı benim olayım. O yüzden müzisyenlere, bestekârlara vs. nasıl bir hayranlıkla baktığımı bilemezsiniz. Hani ben yapamıyorum ve yapılışından da bir bok anlamıyorum ya işte bunun verdiği cahillikten olsa gerek müzisyenler büyücü gibi bir şeyler benim gözümde. Neticede altı üstü altı tane nota var değil mi amq? Kaç tane şarkı var peki dünya üzerinde? Birbirine benzeyenleri olabilir arada ama bu büyük çoğunluğun birbirinden bağımsız ayrı ayrı sanat eseri olduğu gerçeğini değiştirmez değil mi? Tamam notanın yanında işin içinde ritim var zilyon tane enstrüman var yani sözün özü var oğlu var ama yine de ben çok saygı duyuyorum lan bu adamlara. Tabii bu adamlar derken eline gitarı alıp sahilde karı kız tavlamaya çalışan götü sivilce dolu tiplerden bahsetmiyorum, işin mutfağında çalışıp ortaya bir şeyler çıkaran elemanlardan bahsediyorum kesinlikle.


Neyse ufaktan asıl mevzuya gelecek olursak dün akşam Cnbc-e’de Cadillac Records isimli filmi izledim ve çok beğendim. Blues müziğinin 50’li yıllardaki patlamasını, müzik endüstrisini, bir nebze rock&roll müziğini, zenci beyaz ayrımını ve Cadillac’ları ele alan tarih dersi tadında bir film bu. Filmde bir sürü damardan şarkı çalıyor, filmi hüzünlüyken ya da sevgiliyle beraberken izlemesi ondan alınacak zevki artırabilir gibime geliyor. Bizim insanımıza göre Blues’un tarifi ya “Amerikan arabeski” ya da “Amerikan türküsü” şeklindedir. Bana daha çok türkü gibi gelmekte ve sanırım çoğunluk da bu fikirde ama arabesk yakıştırması yapanlar da yok değil. Gerçi bizim memlekette Nick Cave’de arabeskçi olarak adlandırılıyor fazla takılmamak gerek sanırım. Arabesk ya da türkü müzik müziktir amq benim için. O an ki ruh halime iyi gelen her türlü müziği dinlerim ben. Bu sebeple de kimseyi arabesk dinliyor diye küçümseyip hard metal takılıyor deyü de satanist ilan etmem. Kendi iç dünyasında eziklikler yaşayan insanlar daha çok bu sınıflandırma ve yadırgama hatta küçümseme işine kendilerini adamış gibi geliyor bana. Bu tarz adamlar yeni türemiş piyasaya yeni çıkmışlar değil lakin o yüzden korkmayınız efenim. Filmin başladığı 50’li yılların Amerika’sında da çok var böylelerinden. Zenciler kölelikten kurtulalı çok olmuş ama adamlar hala fakirlikten kırılıyorlar ve sosyal hayattaki yerleri ırgatlıktan öteye pek gidebilmiş değil. Bazı eyaletlerde eğer o arabayı zenci biri sürmüyorsa zencinin arabada seyahat etmesi yasak mesela. Kimi eyaletlerde de siyahlar ve beyazlar karışık biçimde eğlenemiyor, yemek yiyemiyor bir tür haremlik selamlık uygulaması var tabiri caizse. Tabii sebebi siyah adamın aşağı ırktan oluşuna dayanıyor. Hitlerin götünü siken Amerikalıların kendi beyaz götlerini de sikmesi gerektiğine yönelik bir nefret uyanmadı değil içimde filmi izlerken ama nefret beni bozar dedim ve bıraktım bu düşünceleri.


Müzik tarihinde yer almış gerçek karakterleri ele alan Cadillac Records bize hikayesini Leonard Chess (yapımcı), Muddy Water (Blues’cu), Little Walter (Blues’cu), Chuck Berry (rock&roll’ün babası), Howlin Wolf (Blues’cu) ve Etta James (Blues’cu) gibi eşsiz insanların Chess Records’ta nasıl bir araya gelip ortamın amına koyduklarını muhteşem bir şekilde anlatmakta. Leonard Chess Polonya kökenli olduğu için klasik anglo sakson protestan beyaz Amerikan ahalisinin zenci bakış açısından uzak yetişiyor ve bu insanlardaki müzik yeteneğine saygı ile bakıyor. Onlara yatırım yapmaktan çekinmiyor asla. Gerçekte nasıl bir herifti bilmem ama filmde yapımcı rolünde olmasına rağmen oldukça iyi hatta melek gibi resmetmişler bu adamı. Artık yönetmenin torpillisi mi bilemiyorum :) Muddy Water ise muhteşem yorumculuğu ile ön plana çıkmakta ancak bunun yanında iyi gitar çalması ve insaniyeti gibi olumlu özellikleri de bulunmakta. Little Walter ise çatlak matlak ama çok iyi bir mızıkacı. Benim dikkatimi en fazla çeken karakterlerden biriydi bu herif. Adamı çok insancıl resmetmişler gerek yeteneğiyle gerekse zaaflarıyla olsun. Chuck Berry adını daha önce de duymuştum, bu filmde rock&roll’un babası olduğunu öğrendim. Büyük bir cahilliği sonlandırdım :) Şarkıları da güzelmiş gerçekten, adamın kendi söyleyince hatırlayamadım ama aynı şarkıyı Elvis Presley’den dinleyince vay anasını ben bunu biliyormuşum oldum. Zaten bu durum da karakteri ve onun hayatını baya bir özetliyor. Howlin Wolf çok baba bir adam. Ona burada huzurlarınızda adamın dibisin Wolf demek istiyorum :) Etta James’in hikâyesi ise pek dokunaklı. Filmi izlerken ağlamaya en çok yaklaştığım sahne bu kadına aitti. Ulen bir şarkı bu kadar mı dokunaklı bu kadar mı içten söylenir. Resmen koltuğuma çakılı kaldım ve bas baya duygulandım. Filmi izlerseniz hangi sahne olduğunu anlarsınız. Dayanamadıysanız meraktan çatladıysanız buyrun izleyiniz efenim :)



Özet geçmek gerekirse bu film bir Blues Brothers bir 8 Mile (çok sevdiğimden değil maksat müzikli film adı olsun) değil ama kendi çapında başarılı ve ilgi çekici bir film. Müzik hakkında özellikle de Blues hakkında çok bilginiz varsa zevkle az bilginiz varsa merakla izleyeceğiniz bir yapıt. Aslında bizim sinema sektörümüz de bu tarz filmler yapabilir. Hatta bizden daha çok malzeme çıkar gibime geliyor. Umarım biz de bir gün kendi modern müzik tarihimizle ilgili bir başyapıt ortaya çıkarabiliriz. İyi seyirler efenim.

16 Şubat 2012 Perşembe

Dracula: Tüm Vampirlerin Efendisi

Nerden esti bilmiyorum ama “Şanlı 14 Şubat Gecesi” şu Coppola abimizin çekmiş olduğu Dracula filmini seyredeyim dedim. Kaldı ki uzun zamandır bilgisayarımda yatmakta ve ara ara zihnimin çekmecelerini karıncalandırmaktaydı. İzleyince anladım ki Dracula denen aşkından hem mecnuna hem de vampire dönmüş olan âşık abimiz bana sevgililer gününde hikâyesini anlatarak beni yalnız bırakmak istememiş. Dracula aslında Bram Stoker tarafından yazılmış bir korku romanı. Roman defalarca çeşitli yönetmenlerce beyaz perdeye uyarlanmış. Bildiğim kadarıyla bunlardan en başarılı olanları 1922 yılında Almanlar tarafından çekilen Nosferatu ile benim izlemiş olduğum Francis Ford Coppola tarafından 1992’de çekilen Bram Stoker’s Dracula. Bundan bi kaç sene evvel Nosferatu İstanbul’da senfoni orkestrası eşliğinde beyaz perdede tekrar gösterildi. Ntv’de gece gündüz programında bahsetmişlerdi yanlış hatırlamıyorsam. Siyah beyaz sessiz bir korku filmi ve dibinizde onu seslendiren bir senfoni orkestrası offf hayal bile edemiyorum korkudan altıma sıçardım herhalde. Nosferatu’yu da çok merak ediyorum umarım bir gün onu da izleyip sizlerle fikirlerimi paylaşabilirim. Gerçi film hem sessiz hem siyah beyaz bulması falan baya bir dert ama kısmet bu işler bakalım kaderde yazılımıymış izlemesi. Şimdilik Coppola'nın Draculası ile idare edin bakalım sevgi pıtırcıklarım, yazıda ufak tefek spoiler olsa da bunların filmden alacağınız zevk üzerinde hiç bir etkisi olmayacaktır, inanın lan bana :)


Ey Coppola sen nasıl bir insansın? İnsan bir filminde de beceriksiz olmaz mı yaa? The Godfather serisi desen ayrı Apocalypse Now desen ayrı Dracula desen apayrı manyak filmler. Sen ne içiyon adamım yaa söyle biz de aynısından içelim. İzlediğim en güzel vampir filmidir Dracula bu saatten sonra. Zaten vampir mevzuunda güzel film yapamıyorlar nedense. En son alacakaranlık diye bi hede çıkartmışlardı izlerken sıkıntıdan ölecektim neredeyse! Vampirle Görüşme (The Interview with the vampire), Blade ve Gün Batımından Şafağa (From dusk till dawn) filmlerinden başka da vampir filmi sevmezdim bu filmi izlemeden önce. Meraklısıysanız bunlara da göz atabilirsiniz. Gelirsek bizim Draculamıza, film oyuncu kadrosuyla zaten bize kapasitesi hakkında gerekenleri önden söylüyor. Gary Oldman (Dracula), Antony Hopkins (vampir avcısı profesör Van Helsing), Winona Ryder (Mina Murray) ve Keanu Reeves (Jonathan Harker) bu filmde başrolleri paylaşmakta. Antony Hopkins ve Gary Oldman’ın oyunculuklarına bayıldım. Sevgili Winona ve Keanu’nun veletlik zamanları olmasına rağmen onlarda iyi bir oyunculuk çıkartmışlar. Lakin Gary Oldman’ın oynadığı her sahne bambaşka bir âlemde geçiyormuş gibi geliyor insana.

Filmde bizim Osmanlı da önemli bir yer tutuyor. Coppola abimiz delikanlılık etmiş ve klasik oryantalist bakış açısına kendini kaptırıp Türklere verip veriştirmemiş filmde. Fekkat yine de film üzerine birazcık düşündüğünüzde her şeyin suçlusu yine Türkler çıkıyor :) Ey Fatih Sultan Mehmet ne işin var senin Romanya’da? Hadi işin var diyelim, niye gidip elin Kazıklı Voyvoda (Dracula soyu gerçekten de var ve bu soyadla zamanında Osmanlıya karşı savaşmışlar) denen canavarına yenilirsin de askerlerinin kazığa oturtulmasına göz yumarsın? Hadi göz yumdun diyelim neden kaçan askerlerinin kahpelik yapıp Voyvoda’nın güzel karısına kocan öldü deyu mektup verip hatunun ölümüne sebep olmalarına izin verirsin? Evet evet aynen böyle. Film bu tarihi gerçekliklerle aşk hikâyesini harmanlayıp bizim önümüze seyirlik bir vampir öyküsü çıkarıyor. Karısını deliler gibi seven Dracula büyük bir zaferin ardından şatosuna geldiğinde kahpe Türklerce kandırılarak ölüme sürüklenmiş karısının cesediyle karşılaşınca kayışı koparıyor ve tanrıya isyan ediyor. İşi sözlü olarak yaptıktan sonra bir güzel icraata döküyor ve kilisedeki koca haçın içine kılıcını sokuyor. Kanamaya başlayan haçtan dökülen kanı içerek yaşayan ölü yani vampir oluyor. Yıl 2012 Hollywood hala şu mantıki düzlemin onda birine sahip vampir filmi çekemiyor amq gel de deli olma :S Keanu Reeves emlakçıdır ve Londra’da bulunan bazı gayrimenkullerin satışı için Dracula’yı ziyaret etmek zorundadır. Sevgilisi Winona Ryder çılgın daha doğrusu azmış arkadaşı Lucy ile beraber kalarak yalnızlıktan korunmaktadır. Keanu Romanya’dan döner dönmez de çiftimiz evlenip birbiriyle vuslata erecektir. Gel gelelim ki kazın ayağı öyle değildir. Winona, Dracula abimizin ölen karısının bire bir kopyasıdır. Hatta Coppolaya göre ruhlarda da bir ortaklık bulunmaktadır, izleyiciye neredeyse ikisi de aynı kadınmış gibi yansıtır. Dracula ölen karısına tekrardan kavuşmak için planlarını hazırlamaya başlar. İzleyin bakalım minik kelebeklerim ne olmuş bi bakın bakalım :D Ben daha fazla spoiler verip içine etmeyeyim bu muhteşem filmin.


Öncelikle şunu söyleyeyim ki film 1992 yılında çekilmiş olmasına rağmen makyajları, kostümleri ve dekorlarıyla zamanının çok ötesinde. Film sanatsal açıdan çok zengin, izlerken bayıldım resmen. Tema olarak aşkın ele alınışı, sahneler arasındaki geçişler, şato sahnelerinde yapılan gölge oyunları, dönemin kültürünü kadın erkek ilişkilerini yansıtması, diyaloglardaki şiirsellikler ve müzikler gibi daha bahsedilesi birçok öğe filmde über seviyede. İnsanı gerecek sahneleri mevcut olsa da pek kimsenin korkacağını sandığım bir film değil. Zaten adı üstünde film bu :D insanın izlediği bir şeyin film olduğunu bildiği halde ondan çok ama çok korkmasını beklemek saçma bir düşünce bence. Ben severek hatta ayılıp bayılarak izledim, size de tavsiye ederim dostlar. Umarım beğenirsiniz.

12 Şubat 2012 Pazar

El Harem-ül Rasskoo

Derin bir nefes alıp ilk mimime başlıyorum, hadi bakalım sonumuz hayırlı olsun :) Severek bloğunu takip ettiğim (siz de takip edin lem :D) poliganum sağolsun beni mimlemiş ve benden kendi haremimi oluşturmamı istemiş. İlginç ve tamamen uçuk bir konu. Harem denen olgunun aslında sandığımız kadar pornografik öğeler içermediğini vs. biliyorum ama bu konuda oryantalist olmadan edemiyorum. Zaten diğer bloggerlarda olaya benim bakmayı düşündüğüm pencereden bakmış. Kimse şunu seçiyorum çünkü nakışta çok maharetli mükemmel de ud çalar dememiş, o yüzden biraz rahatım ama hala sapık damgası yiyebileceğimi düşünüyorum :) O değil de ben bu harem kurma mevzusu hakkında düşündükçe efkârlandım yaa, bir iki istisna haricinde nerede gidersiz kılıksız bir hatun varsa hoşlanmış sevmiş ve çıkmış birisi olarak harem falan neyime dedim. Yakıştıramadım kendime emma lakin fakat fentezya âlemine dalmak da insanı ayrı bir cezbediyor doğrusu :) Neyse şimdi başlıyorum benim takımı kurmaya görünce siz de anlarsınız ne demek istediğimi. Let the game begins… :)


10-) Mena Suvari: Bu hatun içimdeki cheerleader-liseli kız fantezisine fena halde hitap etmekte. Tabii ben bunları oynamış olduğu “Amerikan Güzeli” filmini göz önünde bulundurarak söylüyorum. Orda kendini sex hakkında çok tecrübeliymiş gibi insanlara pazarlaması, Kevin Spacey abimizi gaza getirip adamı o yaştan sonra spora başlatması gibi detaylar çok hoşuma gitmişti. Hayat üstüme karabasan gibi çökse bile eminim ki haremimdeki bu hatunum yanıma sokulup bana her türlü gazı verecek ve kendimi mutlu hissetmemi sağlayacaktır.



9-) Claire-Lost: Hey gidi Lost hey… Lan bu diziyi o kadar severek ayılıp bayılarak izledim ki boktan sonu dolayısıyla bu diziden bi karıyı alıp ezmezsem intikamımı alamazsam rahat edemem ben :) Neyse tüm bunlar bir yana hoş hatun valla, siyah saçlı hali de can yakıyor. İlginç bir dudak yapısı var ama her şeyden öte perçem bir insana bu kadar mı yakışır arkadaş yaa…







8-) Tilda Swinton: Bu hatun hiçbir bakımdan benim güzellik kriterlerime uymuyor. Yani bence kesinlikle güzel değil. Fekat ben bu hatuna Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi filmindeki rolünden ötürü çarpıldım. O filmde 60’lar döneminde yaşıyordu sanırım ve  bu yüzden makyajla falan kurtarıyordu tipi bir nebze ama mesele o değil. Benjamin Button abimiz hatunları bu karıdan öğreniyordu, türlü zegss oyunları dişi yaratıkların gerçek yüzü gibi konu başlıkları hakkında üniversitede kürsüsü vardı bu hatunun. Böyle kendi çapında havası olan bilgili, görgülü ve eğitimci bir kadının haremime çok şey katacağından eminim. Sekiz numaradan soktum ama maharetleriyle kesin yükselir bu :)


7-) İrem Sak: Haremimde kızıl saçlı bir hatunu mutlaka isterim. Hoş bu hatun orijinal kızıl değil ama kızıl olmak yakışmış baya baya. Beyaz ten kızıl saç kriterimi ziyadesiyle karşılıyor ah bi de mavi gözlü olaydı ne vardı :)









6-) Tori Black: Fiziki olarak çok ekstrem özellikleri olan bi gacı değil bu taze şöhret porno yıldızı arkadaşımız. Lakin filmlerini severek takip ediyorum :) ve kendisini çok başarılı buluyorum. Artık hatun taklit mi yapıyor yoksa gerçek mi orasını bilemeyeceğim ama bu nasıl bir orgazm olmaktır, nasıl sesler çıkarıyon sen öyle yok arkadaş yaaa :) Her hareme lazım böyle bi sex machine.




5-) Devon Aoki: Bu ahuya da Sin City filminde vurulmuştum. Hem seksi hem de asarım keserim havasında. Hareme böyle hatun almak diğerleri için riskli ama ne demişler risk yoksa getiri de yoktur :) Uzak doğu kontenjanını sana verdim Devoncuğum hadi göster bakalım maharetlerini :)







4-) Fi Stevens: Bu hatunun gerçek ismi nedir bilmiyorum. Dört beş yıl kadar önce Playboy UK’nin bir sayısı için verdiği yandaki poza vurulmuştum. Artık resimden midir neyden ve kimden ötürüdür bilemiyorum ama bana göre dünyanın en güzel memeleri bu kadındadır. Haremimin olmazsa olmazıdır ve kesinlikle ve kesinlikle “üstlü” dolaşması yasaktır :)








3-) Liv Tyler: Gerek Yüzüklerin Efendisi gerekse diğer oynadığı filmler olsun melek gibi kız yaa yok böyle hatun. Şöyle bi bakıverse gel diye hemen el ederim haremime, dışarda bırakmam. Hiç kırabilir miyim ben seni yaa?? Meleksi güzelliğiyle insana zegss denen o hayvansı duyguyu bile unutturuyor. Ama büyük üstat muhteşem insan Recep İvediğin dediği gibi de “ gel gelelim ki ruhlar âleminde de yaşamıyoruz” der her türlü ekmek arası götürürüm ben bu hatunu :)





2-) Blair Waldorf: Ben bu şırpıntıyı ikinci sıraya koydum ama rahat duracağını hiç zannetmiyorum :) Gossip Girl’ün limuzinde zegss fantezyalı, jartiyerli dilberi Blair oturmayı kalkmayı bilmesi, bakımlı olması, emilesi bir alt duduşa sahip olması, giyim zevki ve cebindeki parasıyla haremime girmeyi hak etmekle kalmayıp sol kolum olmayı da beceriyor :) Ben buna mukayyet olabilir miyim ondan hiç emin değilim ama, tekin avrad değil ne de olsa.




1-) Marla Singer:
Fight Club’ın psikopatı, Harry Potter’ın çatlak cadısı, Alice Harikalar diyarında filminin koca kafalısı, Sweeney Todd filminin muhteşem börekçisi bu hatunu haremimin baş kadını yapıyorum. Lakin ben bunu Marla Singer olarak istiyorum. Her türlü fanteziye açık, çatlak, psikopat ve tutkulu bir hatun her hareme lazımdır :) Sigara içen hatunlarla öpüşmekten bile nefret eden birisi olarak şu yandaki fotoyu buraya koyuyor ve bir numara olarak da bu hatunu seçiyorsam hatunun gözümdeki karizmasını varın siz düşünün artık :)

11 Şubat 2012 Cumartesi

Gözlerinin Yeşilini Özledim

Arabesk Rap üzerine bir şeyler karalaması farz olan biri olarak huzurlarınızda bu sorumluluğumla yüzleşmek istiyorum. Sevdiğim, beğendiğim ve takip ettiğim müzik çeşidi bu değil kesinlikle. Sürekli karşıma çıkması, yükselen trendinin dur durak bilmemesi ve sanal ortamdaki müzik âlemini tamamen işgal edemese de belirli kesimlerde hâkimiyet bayrağının çokça dalgalanması Arabesk Rap’in 2015 ya da 2016 gibi pop müzikle beraber ana akım müzik çeşidi olacağını düşündürmeye başlattı beni. Dalga geçmeyin lan valla böyle bir şey olabilir. Ben de sizin gibi ilk başlarda küçümsüyordum böyle burun kıvırıp “bu ne lan amq” diyordum ve Türkiye’mizin gelip geçici bir hevesi olduğunu düşünüyordum bu müziğin. Fekat öyle değil işte…
 


Üniversiteye başladığım 2005 senesinde denk geldim ben bunlara ilkin. O zamanlar Dj Akman denen eleman patlatmıştı bu işi Türkiye’de. Şimdi “starter” payesini bu bağrı yanık Dj arkadaşa vermek diğer tırı vırı arabesk rapçilere haksızlık olur ama o güruhun zirvesinde bu herif vardı işte o zamanlar. Zaten bunların kabesi Alamanyanın varoşları olduğu için ve hepisi oradan kopup burayı fethetmeye geldiği için benim o zamanlar ki pornocu zihin dünyamın bu işlere akıl yetirememesi doğal :D Neyse abiciğim 2005 senesinde her köşe başında Dj Akman’a ait “seninle ilk defa” şarkısı çalıyor böyle iğrenç bir mix iğrenç bir ses yalvarıyor resmen karıya seninle ilk defağğğ… diye. O karıyı bulsam bi vercem 50 kağıdı gitsin versin çocuğa da bizim beynimiz yerine onun kukusuyla halvet olsun eleman diye :D O aralar Çetin Çetinkaya denen başka bi eleman “ zu spat” deyü alamanca arabesk rap bi parça patlattı. Bunda da bi yalvarmalar ağlamalar sızlamalar ama almanca ya bir şey anlamıyoruz işte. Hatta ben saygı bile duymuştum adama almanca gibi kaba dile duygusallık kattığı ve acındırma hissiyatı uyandırabildiği için :) Bütün internet kafeler bu şarkıyı çalıyor, aman Allah’ım adamın içinde iki gram mutluluk yaşama hevesi varsa o da pılını pırtını toplayıp gidiyor bu yüzden. Ben bu sebepten çok darlanınca halkın arasında yaşamaktan cayıp kendi küçük, zengin ve elit çevremde tekrardan günde 6-7 bin lira harcamaya başladım ve halktan koptum. Sonra o çevreden sıkılıp tekrar halkın arasına karışınca da bu arabesk rap gitmişti piyasadan ortada tam bir “it has gone” durumu yaşanmaktaydı :)
Derken büyüdük işte okul bitti ve askerlik denen lanet vatan borcunu day by day ödemeye geldi sıra :) Bu askerlik bana çok şey öğretti valla Türkiye’nin sosyolojik katmanlarıyla ilgili. Lakin yazımın konusu olan arabesk rap mevzusunda bana resmen mastır yaptırdı. Ulen tüm fakirler tüm varoş çocukları mı dinler bunu yaa. İbrahim Tatlıses, Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve onların sonrasında çıkan Hakan Taşıyan, Azer Bülbül falan gitmiş yerlerine bu veletler gelmiş resmen. Veletler diyorum çünkü çoğu 90 ve ötesi doğumlu. Böyle bir sürü sözler koca koca laflar kimi hıp hızlı söylüyor kimi yaya yaya söylüyor kafa siken mixler saçma sapan düetler pardon feat’ler falan Allah’ım sanki bi kabusun içinde debeleniyorum. Yapacak bir şeyde yok aslına bakarsanız adamlar on beş ay askerlik yapıyorlar ve resmen kafayı yemişler. Tüm bunların yanında para yok pul yok manita yok geçim derdi çok. Kısa dönem asker olunca er gazinosunda sesini soluğunu çıkartmıyorsun ve bırak çocuklar takılsınlar modunda vakit geçiriyorsun. Benim için gerçek bir işkence olan bu olaya bakışımı ise Seda Tripkolic isimli gacının “Gözlerinin Yeşilini Özledim” şarkısı değiştirdi. Allah’ım millet nasıl dinliyor bu şarkıyı böyle… Kafamda sürekli feat yaptığı adamın sesi “olamaz olamaz sensiz yârim, kabir azabından beter halim, acılaaarr bütün derdim, sensiz bir dünyayı neyleyim” deyi. Şarkı beni böyle usul usul ele geçirmeye başladı. Zaten çocukluğumda Ayna’nın Ceylan isimli salak şarkısını da böyle sevmiştim ben. Günde yirmi kere dinleyince insan seke seke sokaklarda “gurbette yorgun düştüm be ceylan, hasret tükettim bittim be ceylan” gibi saçma sapan sözlere sahip bir şarkıyı bile severek söylüyor. Ne vakit er gazinosuna varsam bu şarkı çalıyor olamaz olamaz sensiz yârim… diye. Ayrıca kızın sesi de sonraki dönemlerde dikkatimi daha çok çekmeye başladı. Bir gün baktım ki kızın sesi benim orta okulda kaset doldurttuğum yerdeki şiir okuyan şuh sesli ablanın sesine çok benziyor, tabii hemen anıların canlanması gözlerin sulanması bir duygusallık bir duygusallık sormayın amq. Zaten askerdeyiz gerzek bir karabasan çökmüş üstümüze kelle koltukta yaşıyoruz üstüne de bu şarkı dokunsanız ağlayacağım o derece doldum yani :) Hey gidi hey dedim, o zamanlar onluk ve yirmilik kasetler vardı. Türkiye’de yirmi milyon kaset satılırdı yılda, şimdiki gibi Orhan baba çıkıp müzik piyasası bitti diye ağlak ağlak demeçler vermezdi. Kendimiz gidip kasetçilere liste verirdik onlar doldururlardı biz de sevdiğimiz ya da hoşlandığımız kızlara hediye ederdik. Tek tük de olsa bu davranışı yapan kız çocukları da vardı gerçi hatırladığım kadarıyla. Onluk kaset doldurtmak beş lira yirmilik kaset doldurtmaksa on liraydı. Ne paraydı amq yaa orijinal kaset zaten beş lira falandı :) Bu işlerin son zamanlarına doğru şarkının başına şiir okutma modası da çıkmıştı. Şuh sesli bi abla verdiğimiz şiiri şarkının başında okurdu biz de hoşlandığımız kızın dibinin düştüğünü hayal ederdik, ertesi gün gelip çıkma teklifimizi kabul ettiğini söylemesini beklerdik :) İşte bu tarz anıların hücumuna uğrayan beyincağzımın son kalesi de düştü ve Arabesk Rap denen olguya karşı sahip olduğum küçümseyici duruştan vazgeçtim. Kulak misafiri olduğum diğer şarkılarda rast gelemesem de bu şarkının belirli kısımlarında mantıksal ve duygusal söz öbekleri mevcut. En azından “içimden seni atmak, kalpsiz yaşamak kadar zor” diyor kızcağız. Bu bile bir şeydir :)

Askerden gelince zaten gördüm ki şarkı youtube’da 5 milyona yakın tıklanmış. Hatunun diğer şarkıları da 1-2 milyon civarında ortalama yapmış. Öteki arabesk rapperlar da yüzbinler dolayında takılmaktalar. Bunlar iyi hatta süper ve hatta ve hatta süper ötesi rakamlar bu adamlar için. Çoğu boktan püsürükten şeyler amq bir sürü popçunun topçunun klibi bu adamların ki kadar izlenmiyor. Rock müzik de böyle atılım yapmıştı benim çocukluğumda. Şimdi ne kadar sevmesem de bu adamların gelişine saygı duymak gerek diye düşünüyorum. Baksanıza Acun’un programı bile Adanalı arabesk rapperların işgali altında :) Bu dediklerimi not edin olm, görceksiniz 2015 ya da 2016 sarsacak bu kılıksız şorolo topluluğu güzel yurdumu :D

8 Şubat 2012 Çarşamba

Hell on Wheels Dırdırı


Malumunuz Cnbc-e 26 Şubat Pazar günü saat 23:00’de Hell on Wheels dizisini yayınlamaya başlayacak. Ntv, cnbc-e ve e2’de bir reklam furyası almış başını gidiyor. Denk gelmemek imkânsız neredeyse. Sıklığıyla ya da reklamının kendisiyle bir derdim yok benim. Bilakis fonda çalan müziği çok sevdim, youtube’dan bulup dinlemeye başladım o kadar çok dinledim ki artık diziyi de izleyim lan ben dedim kendi kendime :) Zaten ilk sezonu 10 bölümcük bişey sevgi pıtırcıkları. Amc kanalı 10 bölüm sipariş etmiş sadece ancak beğeniler üzerine ikinci sezonun anlaşmasını da imzalamışlar yapımcı şirketle. İyi ya da kötü bilinmez ama devamı gelecek o yüzden endişe etmenize de gerek yok, gönül rahatlığıyla izlemeye başlayabilirsiniz. Herhangi bir dizinin ara vermiş olmasından dolayı boşluktaysanız aperatif olarak götürebilirsiniz Hell on Wheels’i.


İş bu yazının konusu benim Hell on Wheels’i izlemem ve onun üzerine dırdır etmemdir. Bundan ötesi her türlü spoiler’e açıktır sonra arkamdan sövüp sayma ey okuyucu :)

 Dediğim gibi dizinin tanıtımında çalan şarkı ki kendisi The Straight Shot tarafından söylenmekte olan Can’t make tears şarkısıdır kafamın içinde dönmeye başladı ve beni bu diziyi izlemeye mecbur bıraktı. Vahşi Batı denen olguyu, sert adamları (cowboy denmekte kendilerine), kızıl derilileri, düelloları, barlardaki eteklerini sağa sola savuştura şavuştura dans eden cillop kadınları, ota boka barlarda kavga çıkmasını ve kavga esnasında çalan o hareketli müziği seven bi adam olsam da öyle bu konuyla ilgili bir sinefil sayılmam. Zaten ben hiçbir konuda sinefil sayılmam amq ama buraya kadar okudunuz bundan sonrasını da okuyuverin işte, hiç mi merak etmiyonuz amq fikirlerimi? Vahşi Batı ile ilgili olarak en çok red kiti izlemişimdir aklımda hep ondan sahneler vardır ve vahşi batı imajı denince sahneler hep o fontta canlanır gözümde. Tabii yıllar önce Atlas dergisinin kızıl derililer ve Amerika kıtasının nasıl yağmalandığıyla ilgili bir sayısını okumuştum o da aklımda baya yer etmişti. Hell on Wheels ki bazıları adını Türkçemize “seyyar ölüm” bazıları da “tekerlekli cehennem” diye çevirmekte bize çok boyutlu bir vahşi batı portresi çizmekte. Bu boyutsal derinliği kazandıran ise tabii olarak dizinin ana karakterleri. Zaten ilerleyen bölümlerde dizi kendi kendisiyle de bu bakımdan dalga geçmekte, elemanlardan biri “şuna bak eski güneyli bir asker, bir zenci ve Hristiyan bir kızıl derili gökkuşağı gibi olduk amq” demekte. Dizi Amerikan iç savaşı sonrası demiryolu yarışının kızıştığı bir dönemde geçiyor. Hal böyle olunca da karakterlerdeki zenginlik ve bunların birbirleriyle aynı ortamda rastlaşması mantıklı bir hale geliyor. Yoksa Güneyli eski bir asker (Cullen Bohannon-esas oğlan), zenci ırgat (Elam-33cm kalın ve damarlı), açgözlü bir kapitalist ( sanki açgözlü olmayanı var amq :) Mr. Durant), İsveçli bir yarma (bunun malafatta 33cm kalın ve damarlı olabilir-Sweet diyorlar bu adama zaten), Calamity jane-özgür kız Nil kırması sarışın bir avrad (şaka lan şaka Calamity’le bi alakası yok bu karının-Lily Bell) ve Hristiyan kızıl derili (çok sikimsonik bi tipi var bu rolü oynayan herifin-Black Moon) bir adamın aynı ortamda rastlaşması çok mantıksız olurdu. Lakin ne yaparsınız kader işte Amerika savaştan çıkmış, zenciler artık köle değil, San Fransisco’nun taşı toprağı altın ve oraya New York’tan gitmek 6 ay sürüyor dolayısıyla demiryolu yapılmazsa o altınları sömürmesi çok zor olacak ve bu lavuk, ilkel kızıl derililer yüzünden batı Amerika hala tehlikeli bir yer.

Dizi Amerika’nın bu haleti ruhiyesi içinde çok karizmatik bir açılış sahnesiyle başlıyor. Dizinin Opening Theme denen hedesini de çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Esas oğlanımız Cullen Bohannon’ın iç savaştan kalma bir kuyruk acısı var ve biz onun hikâyesine tanıklık ediyoruz. Tabii bu öç alma girişimlerini izlerken araya serpiştirilmiş ilginç karakterler sayesinde detaylı bir dönem dizisini takip etme olanağı buluyoruz. Bohannon’ın intikamını alması gereken birkaç lavuk beraber Hell on Wheels kasabasında Union Pacific şirketi için demiryolu inşaatında çalışıyor. Dolayısıyla da bizim kahramanımızın da yolu ister istemez bu kasabaya düşüyor. Kasaba diyorum ama ev diye bir şey yok ortalıkta. Herkes çadırda yaşıyor, sokaklarına çakıl bile dökmemişler amq alayı çamur deryasında yüzüyor, yol kenarlarında laleler yok metrobüs ise hiç yok millet AKP nerede diye feryat figan içinde :) Şaka bir yana o kasaba görünümlü şantiye hayatını çok inandırıcı yansıtmışlar ben şahsen keklendim ne yalan söyleyeyim. Kostümler de muhteşem. Yapımcılar büyük ihtimalle iç pazar için hatta direkt orta Amerika ahalisi için çekmişlerdir bu diziyi ama paraya acımamışlar prodüksiyon iyi. Orospuların yaşam koşulları, zenci beyaz ayrımının hala devam etmesi, pantolona “pants” değil de “trousers” demeleri ve İrlandalı iki kardeşin üç beş Avrupa fotoğrafı gösterip voleyi vurması gibi hoş detaylar var bu dizide. Neyse bizim esas oğlan Bohannon’a dönecek olursak eleman geliyor Hell on Wheels’e zencilere ekip başı olarak çalışma hayatına atılıyor. İç savaş sırasında Kuzeyliler zencilere özgürlüğü savunurken Güneyliler zencilerin köle olmasından yana tavır alıyor dolayısıyla da özgürlüğünü kazanan zenci ırgatlar bizim Güneyli Bohannon’dan tiksiniyorlar :) Esas oğlanımız harbi delikanlı olduğu için ve ilerleyen zamanlarda “walking balls” yane aşırı daşşaklı biri olarak niteleneceğinden dolayı bunlar kıytırık problemler olarak önümüze çıkıyor. Senaristler sanki Sefiller romanından etkilenmiş gibi geldi bana. Bohannon’ın birkaç hareketindeki babacanlığa ve alçak gönüllülüğe bakınca karşımda Jan Valjean’ı görür gibi oldum. Fakat fazla ümitlenmeyin bizim esas oğlan ne tam iyi ne de tam kötü birisi, gri bir rengi var elemanın. Dizideki diğer karakterler de böyle; mesela açgözlü kapitalistimiz Mr. Durant bile açık açık kötü olduğunu söylemesine rağmen arada bir gözümüze iyi kılığında görünmüyor değil.

Esas oğlanımızın intikam hikayesi Elam adlı zenci ırgatımızın eşitlik, birey olma, kodoman olma gibi hülyalarıyla grup sex yapmaya başlayınca bu ikili de bir ekip olarak karşımıza çıkıyor. Bazen aralarına serpiştirilen nifak tohumlarının gazına gelseler de birbirlerini boynuzlamamaya özen gösteriyorlar. Lily Bell ise bir garip karakter. Kocası gözleri önünde acımasızca kızıl derililer tarafından boğazlanıyor. Kocası Union Pacific için önemli bir mühendis ve bu hanımefendi de bazı kritik bilgilere vakıf olduğundan ilerleyen bölümlerde Hell on Wheels kasabasına tutunabiliyor. Sweet dediğim yarma ise kasabanın güvenliğinden sorumlu. Adam Norveçli ama millet onu İsveçli sanıyor o yüzden de Sweet diyorlar bu lavuğa. Bizim esas oğlanın ensesinden ayrılmıyor olsa da ben sevdim bu adamı. Kazuletliği, meymenetsiz suratı, tane tane İngilizce konuşması ve analitik zekası bitirdi beni :) Black Moon denen kızıl derili ve yanındaki göttoş rahibi ise hiç sevmedim. Zaten öyle aman aman karakterler de değiller benim gözümde. Tabii sizler için önemli olabilir bahsetmesem size ayıp etmiş olurdum doğrusu :)

Gitar var, mızıka var, kızıl derili var, zenci var, çamur var, bol sigara ve brandy var, buharlı tren var, bol bol orospu var ama sikiş sahnesi az, kapitalisti var, silahşoru var, kanun kaçağı var sözün özü ne ararsanız var bu dizide. Ben severek izledim size de tavsiye ederim. Bir lost, bir breaking bad, bir sülüman, bir kuzey güney değil elbette ki ama izlerseniz de çok pişman olmazsınız :)

5 Şubat 2012 Pazar

İzleyicisine Psikolojik Şiddet Uygulayan Film: La Piel Que Habito

----------Bu kadar uzun yazıda spoiler bulunmadığına inanacak kadar aptalsan lütfen oku :) ----------

Bazı filmlerde erkekler ve kadınlar çok farklı şeyleri beğenip aynı şeyleri beğendiklerini zannedebiliyorlar. Vardır böyle filmler. Ve bu farklar genel tema içinde o kadar ufacık tefeciktirler ki detaylı bi analiz muhabbeti çevrilmezse asla ama asla ortaya çıkmaz. Bana göre Kill Bill buna örnek gösterilebilir. Dişi varlıkların çoğu tüm seri boyunca “Gelin“in aldığı intikam karşısında mest olurken, ben de dahil erkek yaratıkların bir çoğu Kill Bill Vol. 2’yi izledikten sonra “lan Bill’de o kadar göt veren bi adam değilmiş, haklı olduğu noktalar yok değil hani” diyerekten bir acabanın içinde salınıyor. Sanki La Piel Que Habito’da bu tarz filmlerden birisi gibi göründü bana. Film zaten türsüzlüğü ile buna çok elverişli. İçinde barındırdığı çeşitli akımlara rağmen sonuç olarak film benim için bir intikam filmidir. Bir erkek olarak hemcinsimden alınan “yok artık ebenin amı Ali Sami” türündeki intikamı göz ardı etmem mümkün değil. Filmi izleyen ya da izleyecek olan dişiler benim bu fikirlerime katılsalar da büyük ihtimalle filmi bir gerilim filmi olarak niteleyecektir. Çevremden aldığım tepkiler de bunu teyit eder şekilde zaten.

Film ufaktan psikolojik gerilim tadında başlayarak usul usul diğer türlere doğru evriliyor. Hatta ilk başlarda filmin bilim kurgu olduğunu da düşünebilirsiniz. Ben bi ara bu yanılgıya düşer gibi olmadım değil hani. Panic Room tadında giderken film birden bire Irreversible yani Monica Belluci ablamızın deli manyak tecavüze uğradığı “Dönüş Yok” diye bilinen filmine bir göz kırpıp macera türü sapağına sapmayıp tekrardan psikolojik gerilim türüne doğru yöneliyor. Bu dalgalanma bende bir “noluyoz amq” tepkisi uyandırdı pek tabii. Bi de aklıma takıldı herif gerçekten karıyı sikiyor mu diye. Çünkü bu kadar gerçekçi oynayacak bi tip yok adamda. Sanki hapiste on sene yatmış bi adamı film için özel izinle getirmişler de karıyı kucağına al hüplet diye atmışlar gibiydi. Oha amq, ağzım açık izledim lan, bi de tiksindim tabii. Daha sonra araya giren Flashback’lerle filmin gövdesi şekillenmeye başlıyor. O kısımlarda da insan “ulen acaba film şarjördeki tüm mermileri boşalttı şimdi aile dramasına sarıp da adamı sıkıntıdan bayıltacak mı ki” şüphesine kapılabiliyor. Boş yere endişelenmeyin, Almodovar bildiğini okuyor (iyi ki) ve bizi yine ohalardan ohalara sürüklüyor. Filmin süprizini bozmak istemediğim için detaylı psikolojik analiz ya da durum analizleri yapmak istemiyorum bu yazıda. Belki ileride onun için başka bir yazı yazarım. La Piel Que Habito sonuç itibariyle ilginç bir film ve üzerine düşündürüyor. Ben şahsen mideme sıkı bir yumruk yemiş gibi hissettim. Etkisinden kurtulamadım ve hayatımı buna göre şekillendirdim diyebileceğim bir film elbette ki değil :D Ancak yine de piyasada iyi film bulmanın gittikçe zorlaştığı şu günlerde izlenmeye değer bir film. Hem Antonio Banderas’ta oynamakta (hem de iyi oynamış), bu adamı ve filmlerini genel olarak beğeniyle takip etmişimdir. İspanyol erkeği hastası birçok hanım evladımızın da sırf bu yüzden bile bu filmi beğenebileceğini var sayıyorum :)

 La Piel Que Habito “İçinde Yaşadığım Deri” adıyla 30 Aralık 2011 tarihinde vizyona girmiş. Büyük şehirlerdeki üç veyahut beş sinemada en küçük ve en boktan salonlarda gösterildikten sonra vizyondan kaldırılmıştır büyük ihtimalle. 22bin 81 kişi izlemiş toplamda. Bunlar ilginç veriler ve sinemamızın yerelleşmek adına boktan komedi filmlerini gösterebilmek için güzel yabancı yapıtları sürgün ettiğini bize göstermekte. Şu anda The Artist filmini izlemek istiyorum ama Mersin’de herhangi bir sinemada gösterilmemekte. Eskiden Oscar’da makyaj dalında aday gösterilen filmler bile gelirdi. Çeşitliliğin azalması ve tekelleşmenin artması üzücü ama başka bir yazının konusu…

4 Şubat 2012 Cumartesi

14 Şubat

Kim, ne zaman, neden icat etmiş bir günü belirli bir kabileye özgü ilan etmeyi? Tarihsel olaylarla ilgili anma günlerini anlıyorum, o günlerin tatil edilmesi bir tören havası içinde geçmesi falan iyi olabiliyor olmasa da katlanılabilir olabiliyor bazen. Hatta birileri çaba göstermese de insanlar kendi ilgi ve alakaları doğrultusunda kutlama ya da anma yapıyorlar öyle olan günlerde. Ama babalar, anneler, hemşireler, doktorlar, polisler ıvır zıvır günü falan nerden çıkmış Allah aşkına yaa?? Bir de bunların evrensel olanı yerel olanı var. Polis teşkilatının kuruluş yıldönümü hede hödüsü haliyle yerel olurken dünya kadınlar günü evrensel oluyor. Bunların arkasında hep yılda bir kere de olsa hatırlayalım hinliği var biliyorum. Ulan adam anasını babasını umursamıyorsa, 365 gün içinde mağazada dolaşırken ya da pazarda domates falan alırken bir kez bile olsun bu kravatta tam babama göre ya da anam bu buzdolabı süsüne kesin bayılır deyip de elini cebine atmıyorsa ölsün zaten! Sen neyin peşindesin kimi kime pazarlıyorsun??


Bir gün bile olsa hatırlayalım saçmalığını yuttuğumuzu var sayalım. Bu yazıyı bana yazdırtan ve günden güne yaklaşan sevgililer günü nerden çıkıyor o zaman yaa?? Millet zaten sevgilisiyle yapışık ikiz gibi dolaşmıyor mu ( long distance relationship pardon uzaktan manitacılık saçmalığını yaşayanları saymazsak)?? Sevgilisi olanlar cevap verin bana sırf iki dakika daha fazla yiyişebilmek için en has kankalarınıza haftada en az üç kere satış koymuyor musunuz? Hiç öyle yüzünüzü öne eğerek evet demeyin, zaten biliyoruz ne mal olduğunuzu. Peki be aç gözlüler sevgililer günü nedir o zaman yaa?? Daha neyin özelini yaşayacaksınız daha ne hediyesi alıp vereceksiniz? Bu ülkede 7 yıllık ilişki yaşayıp (cinsel değil bakın duygusal olanından bahsediyorum) yine de aşkı sevgisi bir gram azalmayan, nesilleri bitmek tükenmek bilmeyen adamlar var siz neyin peşindesiniz daha ya? Bu 7 yıllık mevzuda bahsi geçen dallamalar da dahil olmak üzere erkeklerin %99’u (kaynak: kıçım) 14 Şubat denen nesnellikten bıktı abicim yaa, bu 2012 son olsun artık. Şöyle bir uyuzluk silsilesi de olmazsa olmazı bu günlerin; ben yalnızım ya mutsuz olacağım illaki, o gün sevgililerin işgal ettiği avm’lerde özgürce dolaşamayacağım, sinemalardan sürgün edileceğim, kıyak olsun olmasın tüm restoranlarda uzaktan süzülen sap konumuna düşeceğim!! Eee hani biz marjinaldik amq?? Sen resmen aşkını, sevgini, mutluluğunu benim çelikleşmiş mutsuzluğumla perçinliyorsun lan. Bu mu yani sevgililer günündeki amaç? Şimdi burada sadece dişi varlıkları sorguluyormuşum gibi bir yanılgıya düşmeyin lütfen, benim meselem tamamen felsefik. Bu günü kutsayan, yücelten, önemini artıran ve insan hayatının olmazsa olmazı haline getiren felsefe ile benim sorunum.


Şimdi paragrafı üçleyince bi zahmet edip baktım nerden geliyormuş bu sevgililer günü diye. Tabii çakallar kimsenin bu bir gün de olsa hatırlayalım saçmalığının burada işe yaramayacağını çözmüş olacaklar ki bi Roma tanrısı hikâyesini kılıf yapmışlar. Yazılana bakın Allah için yaa “Eski Roma’da 14 Şubat günü bütün Roma halkı için önemli bir gündü. Çünkü bu günde Roma tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi olan Juno’ya duyulan saygıdan ötürü tatil yapılırdı”. Daha devamı var da gerek yok paylaşmaya. Bu nedir Allah için yaa?? Ne olmuş 14 Şubat’ta, neyin saygısı sunuluyormuş, tanrıların kraliçesi Juno ilk saksosunu mu çekmiş, “bu gün herkese bedava” mı demiş, double penetration mı yapmış Zeus’la Hades’i alıp, bizi ilgilendiren mesele nedir?? Dünyada ana akım dinler Hristiyanlık, Müslümanlık, Yahudilik, Budistlik, Şintoizm vs. falan değil mi kardeşim? Manyak mı bu dünya da hala Roma tanrısı ile ilgili bi hususta saygı sevgi gösterisinde bulunuyor?? Ben biliyorum bizim tanrı bu işe kesinlikle kıl, Budistlerin şamanların bilmem necilerin tanrıları hiç mi ses çıkarmıyor bu işe arkadaş? Ne yapıp etsek de bu lanet giresice günden kurtulsak bilemedim ki :(

3 Şubat 2012 Cuma

En Azı


Yalayarak parmaklarımı kiraz yiyorum salkım salkım,
Birkaç ısırıkta erikten alıyorum,
Dudağımın kenarına fışkırıyor suyundan
Yokluğunda ancak bu kadar mutluluğum
Fazlası yasaklı, fazlasına yer yok
Sadece üç erik beş kiraz kadar yerim var kendime
Kalanı sensin

Tanrım ne yaptım ki seni böyle kaybetmek için,
Neden yaşadığım sorusundan daha çok merak ediyorum bunu,
Üstelik o kadar kayıtsız ki her şey,
Sanki bir fizik kuralıydı sensiz kalmak,
Öyle bir kumpas kurulmuş ki kaçamıyorum yalnızlıktan,
Taşaklarımdan yakalandım, haklayacaklar beni,
Çıkıp karşılarına alışacağım diyemiyorum

Seni özlemek nefes almak gibi,
Durursam ölürüm,
İt gibi sinmişim köşelere, kaldırım taşlarında kokunu arıyorum,
Kulak kesiliyorum her sese,
Fikrimce gülüşün ele verecek seni,
Bilirsin en çok gülmeni severdim,
Saçlarını da severdim doğru fakat o başka şiirin konusu

Nahoş olan iki cigara içimlik yolda olduğunu bilmem mi,
Yoksa sana asla yaklaşamayacak olmam mı karar veremiyorum,
Tesadüf şu ki sen de ben de sevmiyoruz beni,
Anlamsızlığı anlam kazanıyor iki sokak ötemdeki yalnızlığımın,
Aptallığın manifestosunda derin bir rüyadayım sanki
Uyku tatlı geliyor, uyku beni çağırıyor,
En azından ölmemin bir anlamı olsun isterdim bu rüyada.

15.07.2010

Arzu Hal


Cepheler bir bir düşüyordu
Olmak istediğim “ben ”in savaşını verirken
Cümleler birikiyordu ciğerlerime
Ki onlar uzun zamandır küstü hüzünlerime
Uygun mısrayı arıyordu parmaklarım
Makaslanmamış duygularıma

Yollar uzak, yollar çıkmaz
Ama inatla sana doğru
Alıştım desem ölüyorsun
Yalan ki desem gülüyorsun

Sadece susunca yasayan bir sevide saklayabiliyordum
Anca olmayınca yadırgayacak bir kimse sevebiliyordum
Beni asla sevmeyecek olan seni
Biliyorum ayıplıyorsun, kızıyorsun bana
Ne olur hanımım cezası unutmak olmasın
Senden vazgeçememenin

Yollar uzak, yollar çıkmaz
Ama inatla sana doğru
Alıştım desem ölüyorsun
Yalan ki desem gülüyorsun

Senin ikliminden uzakta yasamaya razıyım
Söz bakmam bir daha resimlerine, ilişmem sana rüyalarımda bile
Berduş bir şiir yazmak yeter seni hayal ederken
Mutlu olmak için bana
Ve sen hanımım fazla görme yalvarırım
Çorak bir seviyi yüreğime

Yollar uzak, yollar çıkmaz
Ama inatla sana doğru
Alıştım desem ölüyorsun
Yalan ki desem gülüyorsun

Sanma ki gurursuz bir hergeleyim
Senden uzakta bazı bazı, kuruyorum hayaller sana ihanet dolu
Olmayınca sen istikbalde, bandajlanıveriyor tüm yaralar
İyileşince o yaralar, ötesi yok ötesi bos…
Hayat bir karabasan, sensizlik bir hiç
Ne de hoş geliyor yüreğime bir bilsen olmak senli bir piç

Yollar uzak, yollar çıkmaz
Ama inatla sana doğru
Alıştım desem ölüyorsun
Yalan ki desem gülüyorsun

Bil ki hanımım geçmez günüm utanmadan bu yerlerde
Başlayınca senli fısıltılar eğerim basımı öne mahcup
Başkasını severken sen
Suç olmasa gerek sevmekten utanmak, kahrolmak
Çare yok deva yok bilirim, kocaman bir of’ tur evimin içi
Yollar uzak, yollar çıkmaz, ama inatla sana doğru

Alıştım desem ölüyorsun
Yalan ki desem gülüyorsun
Gülme, incinirim…



12.10.2008