3 Eylül 2012 Pazartesi

Blue Valentine: Lö Karşılıksız Aşk


Pek çok insana göre karşılıksız sevgi bir aşk çeşidi bile değildir. Aşkın bir karşılık gerektiren durum olduğunu düşünürler, ancak iki kişi birbirine sevgi duyarsa onun aşk olabileceğine inanırlar. Peki, o zaman karşılıksız sevgi nedir? Birbirini sevdiğini, aşık olduklarını iddia eden çok sayıda insan gördüm ki onların hissiyatlarının toplamı karşılıksız seven birinin çeyreği bile etmiyordu. Dolayısıyla ey okuyucu bu yazının sahibi karşılıksız sevgiyi de aşkın dallarından biri olarak görmektedir bilesin. Bu sebeple zaten bu yazının adı Blue Valentine: Lö Karşılıksız Aşk’tır.


My Sassy Girl filminin dramatik temalı ağlak bir aşk filmi isteyen bünyeme hafif geldiğini söylemiştim size. Böyle internet aleminde sörf yaparken denk geldiğim Womb Filminden sonra bu filme denk geldim ve ikisini de arka arkaya izledim. Womb filmi hakkında da yazacağım elbet ama onun hakkında yazabilmem için önce onu bi sindirmem gerek :)İsmindeki Valentine hedesinden ötürü acaba sikik bir sevgililer günü filmi mi diye şüpheyle yaklaşmadım değil hani bu filme. Lakin rahat olun o tarz filmlerle alakası bile yok film gayet sağlam. Esas sorun sizin ne kadar sağlam olup olmadığınız. Herkesin meşrebine ve o an ki durumuna göre sonuçlar çıkartabileceği bir film bu. Örneğin hali hazırda karşılıksız aşk acısı çeken biriyseniz üstünüzden tır geçmiş gibi hissedebilirsiniz. Evli bir insansanız başka milletten insanlar da bizim gibi kavga ediyormuş deyip farklı bir açıdan da bakabilirsiniz. Ben de bambaşka duygular içinde izledim bu filmi ve spoiler yağmuruna başlamadan önce yazıyı burada terk edeceklere bu filmi şiddetle izlemelerini tavsiye ederim.

 

İş bu yazının kalan kısmı şiddetli spoiler içerir ey okuyucu, gelmiş olduğun satır köprüden önceki son çıkıştır haberin ola :) Filmin oyuncu kadrosu Ryan Gosling ve Michelle Williams’dan oluşuyor desek sadece küçük kız oyuncuya haksızlık etmiş oluruz sanırım :) Bu arada çocuk oyuncunun da tatlı mı tatlı bi kız olduğunu belirtmem gerek mutlaka. Film çiftimizin şimdiki zamandaki durumu ile başlıyor fakat aralarda bu iki insanın nasıl tanıştığı ve nasıl evlilik sürecine doğru gittikleri anlatılıyor. Bu yüzden hikaye iki farklı koldan işliyor. Başlarda sıradan bir mutsuz evlilik filmi izliyormuşsunuz gibi oluyor. Sorumluluk sahibi bi anne, vasat bi işte çalışan alkolik baba ve onların dünyalar tatlısı küçük kızı üzerine kurulmuş ve sonunun mutlu ama insanı salya sümük ağlatan hafiften Sinan Çetin filmi gibi bi şeyler çıkabilir diye Yusuf Yusuf oluyorsunuz. Neyse ki kazın ayağı öyle değil de hikâye çok farklı yerlere savuruyor bizi. Filmin kırılma noktası esas oğlanımızla hanım kızımızın kafa dağıtmak için ucuz bi otele giderken markette esrarengiz bir herifle karşılaşmalarıyla başlıyor. Eleman arabanın 10bin bakımını yaptırırken ve benzin doldururken hanım kızımız da markette yiyecek içecek bi şeyler alıyor. Derken hanım kızımız şapkalı bi elemanla garip bi muhabbete giriyor ve beni çok pis kıllandırıyor. Düşünün yani muhabbetin sonu kadının “ Ben kocama sadığım” demesiyle bitiyor. O şapkalı eleman da çok rahat yani hatun verse oracıkta domaltıp sikecek elleham :) Lan olm bu eleman neydi kimin nesiydi derken zaten hatun arabada şapkalı heriften kocasına bahsediyor ve başlıyor oracıkta bir küçük kıyamet.  Kopan kavga kıyametten ve asıl olarak da kadının kocasına “ dert etme yeaa zaten kilo almış, o tam bir loser” gibi şeyler zırvalamasından bu herifin ne kadan önemli olduğu ortaya çıkıyor tabisi.

 

Future room sahneleriyle beraber başlıyor hikayenin ikinci ve asıl can alıcı noktası. Ryan Gosling abimiz hamallık işine girer ve ev taşıyarak hayatını kazanmaya çalışır. Filmde bahsedildiği gibi potansiyelli bir heriftir bu yahuşuklu deliganlu lakin diğer işçilerle konuşmalarından anlarız ki bu adam iflah olmaz bir romantiktir. Hatta bu sahnelerden birinde “Erkekler kadınlardan daha romantiktir. Birlikte olmak istediği kadın için sonuna kadar mücadele eder ama kadınlar her zaman en iyisini, beyaz atlı prensi kovalar. Erkekler, aşık olur ve daha iyisini bulmaya çalışmaz, onu kaçırırsam tam bir aptalım derler” gibi efsanevi bir replik çıkar ağzından. Sanırım zenci abimizdi o da “ minnak bi amcığın olaydı bu kadar beyinsiz olmazdın” gibisinden bi şeyler diyordu. Filmin bu kısmındaki replikler gerçekten unutulmaz ve çok hoş. Sonra Ryan abimiz bu sarışın hanım kızımızı görür ve çok fena aşık olur. Zaten götün kaşınıyodu olm al sana ilk görüşte aşk dersiniz böylece :) Lakin gel gelelim benim sabahtan beri hanım kızımız dediğim sarışın gacının aslında nasıl bir sürtük olduğu ufaktan ufaktan ortaya çıkar.

 
Zaten güreş takımından sağlam bi pompacı bulmuş olan bu gacı elemanın verdiği numarayı arayıp sormaz bile. Niye arasın ki amq hatun tıpta okuyor mis gibi pompacısı da var ne işi olur ki böyle çar çakalla??? Zaten aşka hiç inanmadığı büyük annesiyle geçen muhabbetlerden anlaşılabilir. Bu kadar çabuk değişebiliyorlarken insan nasıl hislerine güvenebilir ki gibisinden bi şeyler zırvalıyor arada. Orda anlamam lazımdı zati bu gacının tek derdinin ailesinden daha iyi bi yaşama daha elit bi kocaya tav olduğunu. Lakin anlayamadım ne yalan söyleyeyim ey okuyucu. Güreşçi sevgilisinin bunu hamile bırakmasının şokuyla yüzleşirken ve Ryan abimizin göt kaşıntısının inanılmaz seviyelere ulaşması, kızı arayıp bulmasıyla flört etmeye başlar bu iki genç. Ryan’ın aklı resmen başından gitmiştir bu kızın aşkıyla. Kız ise türlü hesaplarda ve götü kurtarmanın derdindedir. Anlamadığım şey bu karının nasıl olup da kürtaj masasından kalktığıdır. Filmin çözümleyemediğim ve bana göre de filmi zayıflaştıran en önemli nokta burasıdır. Sen o kadar sürtüğün önde gideni ol ama gel kürtajı yaptırama. Film kürtaj yaptıran kadınlara bi şeyler mi demek istiyor bilemedim :)

 
Hikayenin bundan sonrası ise Ryan abinin nasıl kendi ağzına sıçtığının ayaklı kanıtıdır neredeyse. Hatuna okey der, evlenelim o çocuk da bizim çocuğumuz olsun der. Kendini yakar adam. Filmde çok hissedilmese de aslında Ryan abimiz de biliyor karının ne mal olduğunu, gözünü hangi hırsların bürüdüğünü ve onunla işi bitince nasıl da kağıt gibi atacağını. Lakin adam aşık işte, 5 dakikalığına bile onunla olsam kardayım diye düşünüyor. Yazık la valla. Tam burada söylenecek sayfalarca dolusu şeyler olmasına rağmen boğazıma bi şeyler düğümleniyor. Hele hele o son sahnesi, arkasını dönüp gidişi insanın içini acıtıyor. Hayata Full mantık açısından bakanlar için kadının haklı olduğu pek çok yön bulunabilir ama işte birazcık da olsa romantik bir hayalperestseniz izleyin ve üzerine düşünün demekten başka çareniz kalmıyor.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Yeopgijeogin Geunyeo: My Sassy Girl




Bu yükselen Kore sineması yükseleceği kadar yükseldi ve olması gereken yerde dünya sinema gündemini yeteri kadar işgal etmeye başladı. Gel gelelim ki ben birkaç film dışında bu sinemaya hala oldukça yabancıyım. Hazır sevgili sahibi değilken beni şöyle salya sümük ağlatacak ağır depresif bir aşk filmi ararken denk geldim bu filme. 8.1Imdb puanı ve My Sassy Girl ismi fena halde beni cezbetti ve başladım izlemeye. 2000’li yılların başında çekilen bu filmi romantik komedi olduğunu bilmeksizin izledim. Bu yüzden beklediğim ağır depresif havayı bi bulamadım haliyle. Filmin romantik komedi olduğunu anladığımdaysa artık çooook geçti :) Holywood boş durmamış bu filmin yeniden çevirimini yapmış. İzlemeyi düşünmüyorum ama denk gelirsem de izlemeden geçemem sanırım.



Şöyle ucundan ucundan filme gelirsek olayın özünde ibnemsi bi esas oğlan ve kafadan çatlak bi hatun bulunmakta aşık ve maşuk rollerinde. Filmi romantik komedi yapan en büyük etkenler esas oğlanımızın salaklıkları ve şanssızlıkları. Aslında bu kadar fazla tesadüfün olduğu bi filmde bu elemanı şanssız diye nitelemek yanlış da olabilir, bilemedim şimdi. İşin doğrusu esas oğlana fazla yüklendiğimi içten içe bilmiyor da değilim. Çünkü böyle enkaz durumda olan bir hatunu da anca böylesi bir eleman göğsünde yavaşça yumuşatıp, hakimiyeti sağlayıp gol atabilirdi. Kadir İnanır tarzı bir jön heralde tokat manyağı yapardı kızcağızı :) Filmin başrolünde ki hanım kızımın gerçekten über güzellikte bir yaratık. Esas oğlanla metroda karşılaştığı sahnede bile bitirdi beni. Bu hanım kızdan dolayı romantik komediye fazla uymayan bir hikayesi var filmin. Yönetmeni ben olsam milleti ağlamaktan gebertirdim vallahi. Uzak doğu tipi espirilere fazla gülmeyen hatta hiç gülemeyen bir adam olduğum idrakine sanırım bu film sayesinde vardım :) İbnemsi esas oğlanımızın şebekliklerine hiç gülemedim vallahi. Böyle dokunsan ağlayacak pozisyonda olan bir insan olmama rağmen filmin son 20 dakikasında da ağlamadım. Filmi pek seven Türk izleyicisinin aksine ne milletin güldüğü yerlerde gülebildim ne de ağladığı yerlerde ağlayabildim. Bu sebeple filmin 8.1 gibi bir puanı hak etmediğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Ama izleyin yani, hatta mümkünse sevgilinizle izleyin bu filmi. O zaman puanı 9.5’lere doğru çıkabilir :)


 Son olaraktan da arkadaş biz ne pis ne plansız bi devletiz böyle yaaa Allah’ın G.Koresi bile 2000’lerde hayvani bi metro ağına sahip. Bizim İstanbul’a, Ankara’ya ve İzmir’e bakınca insanın içi acıyor yaaa. Sanki makinistler bizim siyasetçilerin analarına pompa yapmış, niye bu kadar düşmansınız lan bu demiryollarına???

28 Temmuz 2012 Cumartesi

The Dark Knight Rises-Nolan Veda :)


Bu yazı iliklerine kadar spoiler içerir bunu bil sonra gak guk deyü arkamdan konuşma :D

Geldik Nolan efendinin çektiği son Batman filmine. Nolan efendi gelene kadar senaryo, oyunculuk, müzikler ve hatta görsel efektler bakımından bitik filmlerdi Batman filmleri. Batman Beggins ile çok iyi bir başlangıç yapması ve Dark Knight ile zirveye yerleşmesi The Dark Knight Rises ile ilgili olan tüm beklentileri maksimuma çıkardı. Ben koltuğuma otururken böyle bir beklenti içerisinde değildim. Biliyordum ki büyük beklenti filmden alacağım zevki minimize edecekti. Gerçekten büyük beklentiyle gitseydim hayal kırıklığına uğramam da bayağı bi olasıymış hani :D

Film Hollywood standartları içerisinde çizgi romana sadık kalmaya çalışmış ama ne yazık ki pek becerememişler. Tabii bu pek kimsenin sikinde olan bi mevzu değildir sonuçta kaç kişi çizgi roman okuyor ki? Lakin uzaktan yakından serinin hikayesini az buçuk bilen biri olarak şunu demeliyim ki filmde çizgi romana daha fazla sadık kalsalarmış daha başarılı olurlarmış. Nitekim kendi yazdıkları senaryo mevcut hikayeyi yukarıya taşıyamamış ne yazık ki. Filmin başında gereksiz yere aşırı durağan bir seyir bulunmakta. Dark Knight filmi ile bağlantı kurmak için çoooook değerli bi sürü dakikayı heba etmişler. Bunun yerine Kedi Kadın ve Miranda Tate denen gacının hikayeye nasıl dahil olduğu daha açık seçik ve güzel bir biçimde anlatılabilirdi. Herkesin ezbere bildiği Dark Knight filminden sahnelere ve Harvey Dent denen yavşağa o kadar atıfta bulunmana heç gerek yoktu Nolan abiciğim.

Filmin ortalarına doğru kabuğuna çekilen Batman’in piyasaya nasıl geri döndüğünü izlemekteyiz. Bu sahneler de ortalama kıvamda ve beklenen gazı bünyeye zerk edememektedir. Tabii Batman’in emrine verilen yeni oyuncakları sevdiğimizi belirtmeyi de ihmal etmemek lazım bu arada :)) İzleyiciye Kedi Kadın fazla tanıtılmadığı için seriyi bilmeyenler bu Kedi Kadın gacısının Bane konusunda neden Batman’e kazık attığını falan sorgulamıştır büyük ihtimalle. Çünkü bu Kedi Kadın o kadar kötülük ediyor her türlü kazığı atıyor hatta adamın başına bu kadar iş açılmasının falan en büyük sebebi ama tutuyor Batman abimiz film boyunca “içinde bundan fazlası var biliyorum” gibi bişeyler söyleyip duruyordu. Lan insanın babası olsa evladını bu kadar affedip de cesaretlendirmeye çalışmaz :)) Anlat amq Kedi Kadın nedir nasıl bir Femme Fatale’dir. Nasıl sadece kendi çıkarını düşünür, hırsızdır, insanları baştan çıkarır ve onları kullanır. Neyse Nolan’a akıl vere vere bendeki bitecek amq bi soluklanayım.

Bir de Bane mevzusu var tabii değinmeden geçemeyeceğimiz. Filmin başında baya bi çatlıyorsunuz kim lan bu Bane nerden çıkmış nerden fırlamış ne ayaktır bu adam diye. İlerleyen aşamalarda cevabınızı çoğunlukla alıyorsunuz. Lakin bu adam neden maske takıyor ve maske takmasına neden olan hastalık nedir üstün körü geçilmiş. Neticede her 20-30 kişiden dayak yiyen adam suratına maske takmıyor değil mi? O kuyuda bunu neyle nasıl dövdüler açıklasana, göstersene Nolancığım. Çizgi filmde Bane dediğiniz adam yarmanın tekidir, kas yığınıdır özel bi ilaç kullanmıştır ve çok güçlüdür. Burdaki Bane ise oyuncu seçiminden dolayı çok sönük bi vücuda sahiptir. Nolan Inception filmindeki elemanı kullanarak çocuğa belki bi harçlık parası çıkartmak istemiş olabilir ama izleyiciye yamuk yapmıştır bu adamı seçmekle. Bane dediğin adam Batman’i evire çevire dövmüş, maskesini parçalamış ve belini kırmış adamdır. Sen Buz Adam tadında bi eleman çıkar (ki buz adamı bile Arnold abimiz gibi kaslı bi yarma oynamıştır) ve Batman de şamar oğlanına dönsün, yoo yooo buna izin veremem Nolancığım :))

Bu yazı her ne kadar spoiler içerse de Miranda Tate konusunda fazla konuşmayacağım. Muhtemelen filme gitmeden önce okuyacaklar olacaklardır ve Tate ile ilgili bişeyler yazarsam alacakları tüm zevk piç olacaktır. Yine de şöyle bir eleştiriyi yapmadan geçemeyeceğim “ O nasıl bi ölümdür lan öyle siktiğimin evladı?” Hiç mi oyunculuk dersi almamış bu karı? O kadar tırt ölüm mü olur lan? :))

Filmin en büyük artıları yaşattığı görsel şöleni, gerçekten sağlam gaz parçalardan oluşan müzikleri, senaryosunun boşluksuz olması ve kendini iyi toparlaması ve kötü adam başarısıdır. Batman serisinde zaten ağırlıklı olarak kötü adamlar öyle para için dünyaya hükmetmek için falan kötülük yapmazlar. Genelde daha felsefik ve psikolojik bi nedenden ötürü böyle bi yola saparlar. Nolan en azından bu kısmı iyi kullanmış ve beni tatmin etmeyi başarabilmiştir. Haaa istesem yine itneliğine bişeyler sallarım da Hollywood dediğin kurum ve yaptığı işler ortada fazla da kasmamak gerekir. Her işin içine bi nükleer bomba sokmasalar ölürler zaten amın evlatları. Bi de füzyon reaktörü falan diyorlar, kafaları neyle güzel bu adamların anlamıyorum ki? Füzyon reaktörü dediğin şey öyle göt kadar bişey olsaydı Einstein amcan herhalde onu da yapıp göçerdi değil mi öte tarafa? :)) Neyse film bi alex pardon bi Dark Knight olmasa da 8,5-9 puan aralığında bi notla sinema tarihine geçecektir. Umarım Nolan über bir projeye çalıştığı için kendi sinematik yükselişini çok da çoşturmayan bu filmi çekmiştir diyeyim ve kapatayım :))

19 Mart 2012 Pazartesi

El Mim-ül PisPapaz

Bu mimin üzerinden çok sular aktı biliyorum fakat ancak vakit bulabildim. Tabii vakit bulabildim derken sağlam kafayla yazabilecek kadar demek istiyorum. Başka kimler mimledi bilmiyorum ama Pispapaz ilk gelip mimlendiğimi söyleyen kişi olduğu için ona ithaf ediyorum yazımı :D sözü fazla uzatmadan mime başlamak istiyorum. Let the game begins…

1-Hayatınız filme çekilse adı ne olurdu ve soundtrackinde hangi şarkılar yer alırdı?
Açıkçası isim konusu çok mühim değil benim için. Çok sevdiğim bir şair, yazar ve Türk filozofu olan Özdemir Asaf’ın “yuvarlağın köşeleri” kitabından esinlenerek hayatımın filminin adını “yuvarlağın köşelerinin tanjantı” koyabilirim. Bunun üzerine detaylı düşünmek isterim ama yuvarlağın köşelerinin imkansızlığı ve ona bir tanjant çiziktirmeye çalışan saftirik bünyem çok uyumlu gibi geldi bana, büyük ihtimalle bu olurdu adı :)
Hayatımı konu alan filmi biyografik ve didaktik bir dille değil de aşk mevzusu ile soslayıp millete sunarım herhalde. O yüzden ne kadar aşk şarkısı varsa abanabilirim. Şu sıralar Ratatat’a kafayı takmış durumdayım. Herifçioğulları enstrümantal müzik yapmaktalar bir çok parçası bu filme gidebilir. Yine de şurada 3-5 şarkılık bir liste oluşturmaya çalışayım bakalım :)

-          Malcom Mclaren: About Her
-          Jehan Barbur- Yeniköy
-          Babazula- Bir Sana Birde Bana
-          Ahmet Aslan- Tanımadığım Ten
-          Tarkan- Biz Nereye
-          Tarkan- Kış Güneşi
-          Nick Cave- Where The Wild Roses Grow
-          Nina Simone- Sinnerman
-          Nina Simone- Aint Got No
-          Siya Siyabend- Can Evimden Vurdun
-          Zuhal Olcay- Güller ve Dudaklar
-          Sezen Aksu- Zalim
-          Leman Sam- Gönül
-          Neşet Ertaş- Karlı Dağlar
-          Neşet Ertaş- Cahildim Dünyanın Rengine Kandım
-          Lorena Mckennitt- Highway Man
-          Led Zeppelin- Never gonna Leave You
-          Red Hot Chili Peppers- Road Trippin

Neyse bu liste uzar gider ama siz tarzı kapmışınızdır :D Filmi çekerken güzel bir seçki yaparım merak etmeyin. Ağlamaktan gebereceksiniz garanti ediyorum :)


2-Bir şeyleri değiştirme gücünüz olsa, neyi ya da neleri değiştirirdiniz?
Düşündüm de tek bir şeyi değiştirsem hepsi otomatikman birbirine bağlı olarak değişmek zorunda kalıyor. Ya çok uzun ve detaylı bir cevap vererek mimi piç edecem ya da iyi lan böyle deyip yoluma devam edeceğim :) Zaten şu anda da iyiyim lan ben deyip yoluma devam ettiğim için hayatımda neleri değiştirsem diye fantezyalar alemine dalıp gitmeye gerek yok. Ayaklarım yere çakılı bu sıralar, pek uçma havamda değilim.


 3-Sizi en çok etkileyen sinema sahnesi ya da sahneleri?
Çok ama çok fazla sahne var ben yine de birkaç tanesinden bahsedeyim de ortalık şenlensin :)

  •   Mesela son zamanlarda The Dreamers diye bir film izledim. Belki ilerde üzerine bir analiz yorum yazısı da yazarım bilemiyorum. Film 68 hareketinin Fransa’sını daha doğrusu Paris’ini ve üniversite gençliğini ele almakta. Bir Amerikalı eleman ve iki Fransız kardeşin filmin her tarafını doldurduğu bu yapıtta ilişkiler çok ama çok aykırı. Yönetmen izleyiciye kardeşler arasında ensest bir ilişki varmış gibi yansıtır durumu. Amerikalı da gizliden gizliye kız için sikini sıvazlamaktadır kendi rüyalarında. Bir gün kardeşler bu Amerikalı elemana pusu kurarlar ve kızla birlikte olmasını sağlarlar. İşte bu sahnede Amerikalı eleman Fransız çocuğun bacısını mutfakta sikerken elemanın omlet yapışını seyrederiz. Yönetmen uzun uzun gösterir çocuğun omlet yapışını. Zegss işi bittikten sonra eleman gider bacısının amını eller ve oradaki kanı çocuğa gösterir. Sonra Amerikalı ve kız ağlaya ağlaya öpüşürler. Bu sahne en son izlediğim ilginç sahne olduğu için kafamda baya yer etmekte. O nedenle aklıma ilk bu sahne geldi.
  • Dönüş Yok filminin tecavüz sahnesi ve oradaki psikopatın Monica Belluci’ye “baba de bana” diye haykırışı.
  •  Baba üçlemesinin hemen hemen her karesi.
  •   LOTR üçlemesinin hemen hemen her karesi.
  •   Kill Bill filminin hemen hemen her karesi. Gelinin canlı canlı gömülmesi sahnesi hele hele çok fenadır. Gerçi bu filmde fena olmayan sahne yok birinci cümle hala geçerli :)
  • Gemide filminde Erkan Can’ın konuşması ve daha sonraki sahnelerde masa başında ettiği muhabbetler. “beynimde filler sikişiyor” ve “ adamın götünden kan alırlar Kamil kan” cümlesiyle biten Kamil’e polise durumu nasıl izah edemeyeceklerini anlattığı o sahne.
  • Old Boy filminin hemen hemen her sahnesi.
  • The Dolls filminde intihar etmeye çalışan kızla para için zengin bi karıyla evlenecek olan ama sonra vazgeçen elemanın ayaklarında prangalarla yürüdükleri her sahne. Yüzlerindeki hüzün bile gözlerimi yaşartan cinstendi.
  •    Senede Bir Gün filminin sonunda Emin ve Nazlının konuşma sahnesi.
  •     Selvi Boylum Al Yazmalım filminin son sahnesi. “Sevgi emekti” cümlesi.
  •     V for Vendetta filminde V’nin kıza işkence ettiği sahneler.


4-Yaşadığın şehir bir günlüğüne yalnızca sana tahsis edilmiş, senden başka hiç kimse yok. Ne yaparsın?
Otobüs, tır, kamyon ve türlü türlü lüks arabalarla caddelerde fink atardım herhal. Bomboş şehirde başka ne yapılır ki amq :) İnsana insan lazım demiş atalarımız :)


5-Şu sıralar ilgiyle takip ettiğiniz diziler?
Game of Thrones ve Yalan Dünya. Pek dizi izleyecek vaktim yok ne yazık ki :(

18 Mart 2012 Pazar

Ci Kü Türkiye: Mahallenin Yeni Veledi


Bugün güzel bir uyku çekip arkasından duş aldım, çok paralar dökerek kendime mükellef bir sofra kurdurdum, yenisi olduğum bu şehrin sokaklarında biraz turladım ve son olarak avmnin birine dalıp kendime 3-4 hafta yetecek kadar kitap aldım. Kitaplara ayıracak çok vaktim yok belki ama odanın köşesinde bir kitap bulunması ruhumu sakinleştiriyor. Ayrıca yoğun iş tempomla kitap okuma sevdamı bir masaya oturtup barış antlaşması imzalatmam da şarttı zaten, iyi oldu bu yaptığım. Aldığım kitapların yanına ek olarak bir de GQ Türkiye dergisini aldım. Bu eylemi niye yaptım doğrusu hala bilmiyorum. Boxer, Fhm, Esquire gibi erkek dergilerini arada bir almayı ve okumayı severim. Möthiş bir kapak kızı veyahut gerçekten merak ettiğim bir mevzunun incelenmesi o derginin benim tarafımdan alınma şansını epey artırır. Bu sefer pek öyle olmadı. Tamamen GQ Türkiye ekibi ne iş yapmış o merakla aldım dergiyi. Kapakta yanında çırıl çıplak bir adet Didem Soydan bulunan Demet Evgar hanımefendinin çekilebilecek en sikimsonik fotosu mevcuttu. Derginin ilk sayısı ve buna ilişkin bir merakım olmasaydı Boxer alma ihtimalim pek bir fazlaydı çünkü kapakta belirtilen konular da pek merak uyandırıcı değildi. “69 Emir, Erkeklere Hayat Rehberi” bu emirlerden binlerce okudum zaten ve daha fazlasına ihtiyacım olduğundan emin değilim, “Hayal Taciri, Kerem Çatay” bir erkek dergisini bana aldıracak konu değil ne yazık ki, “Şike Bir Kıtadan Dünyaya Nasıl Yayılıyor?” merak uyandırsa da yine de yeterli değil ve “Kameranın Önünde Gerçek Kızlar” Playboy çekimlerinde kadraj dışında kalan sahnelerin ele alındığı bu bölüm ise kapaktaki bana göre en parlak konu. 

Gelelim Derginin içeriğine ve iddiasına. Bu dergi Doğuş Medya Grubunun saygın ismi Mirgün Cabas’a iş yaratmak dışında şu amaçlarla kurulduğunu iddia etmekte; faydalı olmak ve eğlendirmek. Bu iki kavramın içeriği Mirgün Cabas’ın editör yazısında detaylı biçimde açıklanmakta. Ülkemiz siyasi atmosferinin basın özgürlüğünü kısıtladığı ortamda Cabas bugüne kadar görmediğimiz bir yüzüyle ve vizyonuyla karşımıza çıkıyor. Yukarda kıyasıya eleştirdiğim kapak mevzusunu belki biz Boxer, Esquire ve FHM gibi abaza dergisi değiliz bizim amacımız bambaşka demek için sayın Cabas bilerek organize etmiş olabilir. Lakin derginin içerisinde kapakta iddia edildiği kadar sexten uzaklaşılamıyor. Zaten uzaklaşılması da mantıksız, erkek dergilerinin doğasına aykırı. Erkek dergisi alanların genel beklentisi moda tüyoları, saç ve vücut bakımıyla ilgili bilgiler, sex üzerine yazılmış birkaç yazı ve bol bol “mükemmel” kadın fotoğrafıdır. İçinde “New York Times Okuma Rehberi” gibi yazılar bulunan Cİ KÜ bambaşka hülyalar peşinde gibi görünse de “Kameranın Önünde Gerçek Kızlar” gibi klasik FHM, Boxer konusunu işlemekten de geri durmuyor. Derginin veyahut Mirgün Cabas’ın kafası karışık gibi duruyor. Kim bilir belki de yapmak istediği şey de tam bu karmaşadır. Neticede derginin kapağında kocaman “BİLDİĞİNİ OKUYAN ERKEKLERİN DERGİSİ” diye yazmakta.


Cİ KÜ dergisi belki içerik olarak kafası karışık bir görüntü verebilir ancak hedeflediği kitle açısından kesinlikle ve kesinlikle kafası karışık değil. Okurlarına verdikleri tavsiyeler benim gibi 2bin TL maaşla işe başlayan yeni yetme möhendizleri fazlasıyla aşmakta. Mesela sevgili dergimiz 239uncu sayfasında bana 1900TL’ye Hermes hasır şapka ve 12600TL’ye Hermes çok amaçlı çanta almamı önerebiliyor. Aylık gelirim değil 2bin 30bin TL olsa yine almayacağım şeyler bunlar. Tirajı siksek 10bin adet olacak olan bir derginin okuyucu portföyünün ortalama aylık kazancını 15bin TL varsaysak bile manasız durmakta bu öneriler. Hadi tarz olmak ve aynı zamanda bok gibi paraya sahip olduğunu gösterebilmek için bunu alacak olan çok sayıda kişinin olduğunu kabul ettim diyelim; ikinci eli eBay’de 12bin dolara satılan kulaklığı kim ne akla hizmet satın almak ister ben çözemedim. Prodüksiyon şirketlerinin bile bu parayı vereceklerini zannetmiyorum. Neyseki Cİ KÜ tarz kısmında biraz daha aklı başında tavsiyeler ve öneriler bulunmakta. Ancak yine de bu kısımda Jack&Jones gibi bir markadan hiç bahsedilmemesi ve hiçbir ürününün konmaması büyük bir eksiklik olarak sırıtmakta. Cİ KÜ için her şeyin reklam olduğunu ve parasını bastıranın ürünlerinin tanıtıldığını anlamanız için 268inci sayfaya kadar okumanıza gerek yok. Derginin ilk 100 sayfasının 50’den fazlası reklamlarla işgal edilmiş durumda. Ntv, Cnbc-e ve E2 gibi kanalların müdavimiyseniz Doğuş Yayın Grubu ve bezdirici reklam politikasına zaten aşinasınız demektir. Lakin amatörleri uyarmayı boynumun borcu bilirim :) Reklamlar genel çerçeve olarak context’e uygun dursalar da “Gilan”, “Prada Golf Ayakkabısı”, “Karcher Süpürge”, “Toyota Yaris” ve “Garanti Mortgage” gibi gereksiz ve saçma reklamlar da yok değil. Hangi salak Toyota yetkilisi Cİ KÜ gibi bir erkek dergisine Yaris reklamı koyalım dedi merak ediyorum doğrusu. Ben bu adamın yaptığı işi aldığı maaşın yarısına 10 kat daha verimli şekilde yerine getirebilirim :)


Cİ KÜ’ya Dair Notlar
Bu yaptığım reklam beğenme beğenmeme olayını başkasına para verseler anca yaptırırlar amq. 300 sayfalık derginin her bir santimetre karesi reklam dolu neredeyse. Ama önce beğendiğim ve size okumanızı tavsiye ettiğim yazılardan işe başlamak isterim.

BEĞENDİĞİM YAZILAR
·         Sipariş vermeden karın doyurma sanatı
·         1dergi 3parti 5engel
·         Erkekler için 69 emir
·         2012 Türkiye erkek profili
·         Türk erkeği efsanesi
·         Organize işler
·         Playboy Çekimlerinin En Gerçek Anları
·         Japon genci ve sevişen şahin
·         Kadınlardan ne öğrendim
·         Sana göre performans bana göre tahriş
·         Beden eğitimi
·         Babalar 40 yaşında
·         Başlama vuruşu
·         Kruvazeyle ikinci tur
Seks hakkında bildiğiniz 7 yanlış efsane

·       Beğendiğim Reklamlar (İlk 100 sayfa itibariyle)
·          Network
·          Ulysse Nardin
·          Burbery London
·          Cacharel
·          Sarar
·          Fabrika
·          Divarese
·          Dolce&Gabanna
·          Tods
·          ETRO
·          Beymen
·          Omega
·          Davidoff Champion
·          Bentley
·          Chivas
·          Porsche
·          IWC
·          BMW
·          Isaia Napoli
·          Maurice Lacroix
·          Belvedere Vodka
·          Tween
·          Audi
·          Tag Heuer
·          Cesare Paciotti
·          Mudo Collection
·          Sony Xperia
·          Mudo FTS64
·          Diesel

Kötü Reklamlar (İlk 100 sayfa itibariyle)
·          Charel
·          Ermenegildo Zegna
·          Tommy Hilfiger
·          Pierre Cardin
·          Vakko
·          Silk&Cashmere
·          KİP
·          Bonus Card
·          Rixos Dubai
·          Soyak SOHO
·          BVLGARI MAN
·          Energie
·          Guardiani Sport
·          Zegna Forte
·          GAP

Param Olsa Kesin Alırdım Reklamları (İlk 100 sayfa itibariyle)
·          Louis Vuitton Flyback
·          Seiko

3 Mart 2012 Cumartesi

Zoraki Milyoner, Mayonez, The Hobbit ve Stendhal Sendromu


Aklı başında olan hiçbir insan evladının yakınından bile geçmek istemeyeceği bir yerde Dünyayı Kurtaran Adam rolünde işe girdim ve yeniden mucizeler peşinde koşmaya başladım. Bereket önceden gerçekleştirilmiş birkaç ufak mucizenin verdiği gaz var bünyemde de bu sayede hala uçuk kaçık işler peşinde koşabiliyorum. Neyse amq daha yaşım küçük, idealizm uğruna feda edebileceğim çok yıllarım var daha önümde. Şimdilerde işim başımdan aşkın olmasına rağmen aklımın bir köşesinde hep bloğum hep Diyar-ı Rasskoo’cuğum var. İnanılmaz bir istençle bir şeyler karalamak istiyorum. Hafta sonu bunu gönül rahatlığıyla beceririm diyordum ama eve iş getirmek gibi bir bok yedim :) Lakin artık daha fazla dayanamadım ve huzurlarınızdaki yazı ortaya çıktı. İyi okumalar efendim…



Aslında izlediğim son film olan Rain Man ya da en sevdiğim yazarlardan Charles Bukowski üzerine bir şeyler çiziktirmek istiyordum ama onlara ayırabileceğim sakin bir kafayı taşımamaktayım şu sıralar. Hal böyle olunca da şansımı güncel olandan yana kullanmaya karar verdim. Bu sabah birkaç kere gazetelerdeki “Zoraki Milyoner Köyüne Döndü” başlıklı haber gözüme ve aklıma takıldı. İşin zoraki kısmından dolayı aklıma “Zoraki Kral” yane King Speech geldi ve akabinde başladım yine Akademiye sövmeye. İnception gibi bir film dururken böyle trişka bir filme en iyi film oscar’ı vermek nedir lan?? Bu am.ına koduğumun evlatları “Er Ryan’ı Kurtarmak” filmine de bu adaletsizliği yapmışlardı benim çocukluğumda. Neyse deyip habere odaklanmak istediğimde bu sefer de milyoner kısmından ötürü aklıma Slumdog Millionaire geldi. Hindistan’ı ve orada yaşanan hayat üzerine düşünürken Kemal Sunal’ın Çarıklı Milyoneri sızıverdi düşündüklerimin arasına. Bunun üzerine de 2-3 dakika düşünüp maziyi yâd ettikten sonra lan dedim kendi kendime bizimkiler kesin “Zoraki Milyoner” diye bir film yapmışlardır deyip hazreti google’a sordum. Essahdan da 60’larda böyle bir film yapmışlar. Tanıtım yazısını okudum ama çıkaramadım, büyük ihtimalle hiç izlemedim ben böyle bir filmi. Artık dayanamadım kendime ve de düşünce ishalime şu soktuğumun haberine odaklanıp da sakin sakin okuyayım dedim. 



 Yusuf Akoğlu isimli 73 yaşındaki amcamız 2011 yılının son günlerinde kahvehanede otururken arkadaşlarının ısrarı üzerine seyyar satıcıdan milli piyango bileti alıyor ve hayatı değişir gibi yapıp değişmiyor :) 31 Aralık gecesi yapılan çekilişte sahip olduğu çeyrek bilete tamı tamına 10 milyon lira ikramiye çıkıyor. Yusuf amca ikramiyenin kendisine çıktığını öğrendikten sonra sırra kadem basıyor 2 aylığına. Bu süre zaafında bir yakını vefat ediyor ancak cenazesine bile katılmıyor. Şimdiler de ise köyüne geri dönmüş bu amcam. Sabahları toplam değeri 3 lirayı bulan bir kahvaltıyla karnını doyururken gün içinde yine kahvede oturup spor gazetelerini okuyor, denk gelirse ayakkabı boyacısı çocuğa pabuçlarını boyatıyor ve 2 lira da bahşiş bırakıyor. Hala kırmızı renkli bir Şahin’e binen amcamız bakkaldan aldığı 8-10 bayat ekmekle sokak köpeklerini doyurmayı da ihmal etmiyor. İşte okuduğum haberin aşağı yukarı özeti bu. Şöyle derin bir hassiktir çektim kendi kendime. Böyle bir ikramiye bana çıksa önce bi düşüp bayılır sonra da nasıl am.na koysam bu paranın diye düşüne düşüne de beynimi patlatır, elimdekiyle yetinmez daha fazlasını kazanmak için olmadık işlere girişir tüm paramı batırır kaybederdim. İşte yüce rabbim bunları bildiğinden olsa gerek bana öyle beleş paralar kazandırmıyor :) Fakat burada amcanın tavrına hayran olmamak da elde değil. Her ne kadar detaylarını bilmediğimiz 2 aylık kayıp dönemi olsa da adamın şu an ki yaşamı eskisi gibidir ve mottosu da sikmişim 70’inden sonra çıkan piyangoyudur. Bu ne serinliktir böyle yaa hayran olmamak mümkün değil. Umarım o köye hırsızlar kelle avcıları falan akın etmez de adamcağız huzur içinde ölür. Netice itibariyle bilumum or.spu çocuğunun yaşadığı bir ülkedeyiz adamcağızın başına her şey gelebilir.



 Günün bir bölümünü Zoraki Milyoneri düşünerek geçirdim. Bazen hayallerimde adamı modern bir dervişe bazen de malın tekine benzettim ama sonuç itibariyle üzerine çok düşündüm ve kendimi çok basit, maddiyat peşinde koşan bir adam olarak gördüm. Yusuf amca “insan neyse odur” felsefesinin ayaklı bir örneği değil de neydi yaa amq. Sürekli hayalini kurduğumuz, peşinde koştuğumuz para buydu işte. Kamyon dolusuna sahip olsan da neysen osun. Bir süreliğine Q7 ile gezip kumar masaları üzerinde sarışın hatunlarla threesome yapsan da sen aynı kişisin, kahvede simit çay ile kahvaltı yapsan da sen sensin işte. Ve en önemlisi de sonunda herkes yine olması gereken yerde iniyor bu hayat treninden… Mayonez ise bambaşka bir mevzu olsa da yine bu düşüncelerle örtüşmekte ve kendi aylaklığıma inen bir tokat niteliğini taşımakta. Ev aramakta olduğum için günümün öğleden sonrası sokaklarda ve emlakçı köşelerinde geçti. Her gün alışık olduğum saatten biraz erken olsa da yemek yemeye karar verdim. Dışarda yemek yemesi çoğu zaman sorun oluyor çünkü ne yiyeceğime karar vermekte zorlanıyorum. Bu sefer bu süreci kısa kesmek için önüme çıkan ilk yerde yedim. Allah’tan temiz ve kaliteli bir mekandı :) Çeşit çok olsa da ekmek arası döner söyledim kendime yine süreci hızlandırmak için. Ben böyle nerden eser bilmem ama arada bir yediğim dönere mayonez sıkmak isterim. Bu gün de aynen bu esinti geldi dolaştı durdu kafamın üstünde. Garsondan mayonez istedim, gelen mayonezi ters çevirip salladım sonra tamamen kendine çok acıyan bir insan olmamdan dolayı nasılsa kapağın açmaya yarayan tırnak kısmı gelmemiştir deyip yarım tur elimde döndürdüm şişeyi. Ama o da ne?? Meğerse ilk pozisyon doğruymuş, şişeyi tekrar yarım tur döndürdüm ve açıp mayonezi dönerin üstüne sıktım. Sonra yine aklıma bu zoraki milyoner amca geldi ve kendime ve de yapmış olduğum saçma harekete çok kızdım. Neyin kafasını yaşıyom lan ben?? Nedir bu kendini hep kurban rolünde görmeler, eziklikler, büzüklükler, acınacak haldeymiş insan tripleri falan. Amq bu hayatta bu yaşta bir sürü başarım var, mis gibi ailem var, mis gibi arkadaş çevrem var, mis gibi hayal dünyam var daha neyin derdindeyim ki?? Kendime çok kızdım anlayacağınız. Kendi kendime girdiğim saçma tripten dolayı mayonez şişesini tam bir tur döndürmüştüm. Oysaki şişse bana açabileceğim pozisyonda gelmişti, kadere müdahale edip şansımı artırma salaklığını neden yaptım ki??


 

Yemekten sonra eve geldim ve bilgisayarı açtım başladım ekşisözlük.com ve blogspot.com’da takılmaya. Derken The Hobbit filminin trailer’ına  tıkladım ve onu izlemeye başladım. Zaten Yüzüklerin Efendisi serisinin hem kitaplarına hem de filmlerine bayılan ve de Hobitler kitabını da okumuş birisi olarak trailer’ı izlerken ağzım kulaklarıma vardı. Lakin cücelerin Misty Mountains şarkısını söylemeye başlamalarıyla resmen ürperdim amq. Ruhum bedenimden çıktı ve Orta Dünyaya ışınlandı. 1 saat kadar dünyadan koptum ve hayal alemine daldım. Hobitler kitabını düşündüm, her bir sahneyi yeniden yaşadım ve büyüksün Tolkien usta diyerekten dünyaya dönüş yaptım. Tahmin eder misiniz bilmem ama etseniz iyi olurdu içimdeki yazma isteği iyice azdı ve sonunda dayanamadım, başladım ve gördüğünüz yazıyı ortaya çıktı. Ama bu cümlelerime aldanıp da ohh be bitti amq ne uzun yazı oldu kurtulduk sonunda demeyin boşuna :) Daha “Stendhal Sendromu” var. Bu kısım The Hobbit fragmanı karşısında yaşadığım kitlenme ve uçma halinden dolayı aklıma geldi. Ben askerliğimi yaparken Thor filmi vizyona girmişti. Çarşı izinlerimin tamamında sinemaya gittim ve kafamı dağıttım. Askerdeyken sinemanın değeri bambaşka bir şey oluyor insanın gözünde. Ruhumu temizleyip aydınlığa kavuşturduğum bir tapınak gibiydi benim için. Bu süreç içinde çok film izledim ve Thor bunların içinde en az kaale alınacak olan filmlerden biriydi zannımca. Lakin mesele Thor filmi değil zaten. Bu filmde başrolü oynayan kaslı abimizin bir fotosu eşliğinde Kuzey Güney dizisi için kas yapan Kıvanç Tatlıtuğ’dan ve erkek sendromlarından bahseden bir gazete yazısı okumuştum o geldi aklıma. Yazıda iki sendrom çok ilgimi çekmişti bunlardan ilki Stendhal Sendromu ikincisi ise Koro Sendromu’ydu. Stendhal Sendromunu kendime çok yakın buldum. Stendhal Sendromu muhteşem bir sanat eseri karşısında baş dönmesinden düşüp bayılma raddesine gelmek, halüsinasyonlar görmek ya da düpedüz bayılmak şeklinde tezahür ediyor. Çok entelektüel, çok afilli ve sahibi olunduğunda insana çok pis karizma katan bir sendrom fikrimce. Umarım bende de vardır :) Gerçekten bir Dali ya da Picasso tablosu karşısında kalp atışlarımın hızlanmasına engel olamıyorum. Bu durum okuduğum muhteşem bir kitaptan sonra da başıma gelebiliyor. Mesela Suç ve Ceza’nın ya da Budala’nın beni çok etkileyen kısımlarıyla ilgili biriyle konuşsam otomatikman kalp atışlarım hızlanıyor. Suç ve Ceza’daki Raskolnikov ya da Budala’daki Lev Nikolayeviç Mışkin hızlanan kalbimden fırlayıverip odanın ortasına düşecekmiş gibi hissediyorum. Başımın döndüğü ve etrafımın karardığı da oluyor. Taa çocukluğumda okuduğum ve aslında çok da eğlenceli bir kitap olan Don Kişot’un bile son sayfaları aklıma geldiğinde gözlerim sulanıyor. Oysaki zamanında çokça ağlayarak Don Kişot’un ölümünün ardından tutulması gereken yasa olan borcumu ödemiştim. Ne olur dua edin lan bende Stendhal Sendromu olsun :) Neyse genşler bu yazı boka sarmadan burda bitireyim ben en iyisi, gözlerinize sağlık :)

29 Şubat 2012 Çarşamba

El Mim-ül İrituruncubalık

Başlıktan da anlayacağınız üzere sevgili irituruncu balık tarafından mimlenmiş bulunmaktayım. Yeni bir işe başlamış olan raskolnikow kulunuz götünü kaşıyacak vakit bulamadığı için bloğunu ihmal etmekte ve bundan da üzüntü duymaktadır :) Bu mim yazı yazmam için verilmiş güzel bir fırsat oldu benim için. Haydi bakalım let the game begin…



  1) En sevdiğin şeyler nelerdir nelerden hoşlanırsın? 
Şimdi bu çok genel bir soru ama ben kendi çapımda karınca kararınca cevaplamaya çalışayım. Her insanın hobi anketlerine yazdığı şeylerden olan kitap okumak, film izlemek ve müzik dinlemek benim de demirbaşlarımdan. Lakin ben essahdan severim kitap okumayı ve film izlemeyi öle tırişkadan yazmıyorum :) Bunun dışında puzzle yapmayı çok severim. Son 1-2 senede sardım bu mereti başıma. Şu ana kadar 1000’lik, 1500’lük ve 2000’lik olmak üzere 3 tane puzzle bitirdim ve çok zevkliydi lan. Muhteşem bir şey, inanılmaz kafa açıyor o kadar zevk alıyorum ki hayatla olan bağlantım kopuyor. Şu an da evde bir adet 1500’lük Van Gogh puzzle’ım yarım yamalak yatmakta ve bunun için üzülmekteyim. Yeni sardırdığım bowling de güzel bir şey ama daha çok amatörüm, beginner seviyedeyim. Araba sürmeyi hele hele uzun yollara kendimi vurmayı çok severim. Bu nasıl bir aşktır anlamadım ehliyeti alınca geçer dediler ama kaç sene geçti üzerinden hala her arabaya binişimde kalbim güp güp atıyor. Ahh bi de şöyle Porsche, Ferrari, Lamborghini vb. arabalarım olsa neler yapardım nerelere giderdim :) İnsanlarla konuşmayı, onlarla dertleşmeyi severim aslında dinlemeyi severim demek daha doğru olur. İnsanlar konuşsun ben sabaha kadar dinlerim yaa :) Gelin lan anlatın bana tüm dertlerinizi. Şimdi fark ettim ki ben çok fazla şeyden hoşlanıyorum ve bunların hepsinden bahsedersem mim formatını baya bir piç etmiş olacağım o yüzden en iyisi özet geçmek :) Küfreden, uzun boylu ve kilolu (obez demedim amq) hatunlardan, bilgisayar oyunlarından özellikle araba yarışı (ahh lan underground 2’yi az mı oynadım sabahlara kadar) ve strateji oyunlarını, düşünmeyi ama herşey üzerine düşünmeyi, banyo yapmayı, davidoff hot water parfümümü, film afişlerimi, saatlerimi ÇOOOOK severim.



2) Bilgisayarda vaktini neler yaparak geçirirsin?
Olaya internet yönünden bakacak olursak eskiden facebook’tu şimdilerde ise blog siteleri. İnsanların paylaşımlarını okumak çok zevkli oluyor. Elimden gelse günümün yarısını blog okumakla geçirirdim. İşe girdiğim için şimdilerde bloğuma ve diğer blog sitelerine de pek vakit ayıramıyorum ne yazık ki. O yüzden şu günlerde bilgisayarda en çok gazete okuyorum diyebilirim. Milliyet, radikal, hürriyet ve zaman gazetelerine takılıyorum genelde. Hepsinde sevdiğim farklı farklı yazarlar var onları takip etmek kafa açıcı oluyor benim açımdan. Bilgisayarda oyun oynamayı da çok severim, şimdilerde Shogun Total War 2 ile takılmaktayım. Süper oyun olmuş valla, umarım bunun Avrupa versiyonunu da çıkartırlar en kısa zamanda. NFS yeni bir araba yarışı çıkarttı ama vakitsizlikten onu da yükleyemedim ve oynayamadım :( Bir de bunların dışında hocam.com diye bir site var orda karı kız peşinde koşarak vakit geçirdiğim de oluyor arada. O değil de bir msn vardı ne oldu lan ona??? :)



  3) En sevdiğin filmler nelerdir veya izlediğin ve hafızanda kalan kesinlikle izleyin dediğin?
The lord of the rings, Eternal sunshine of the spotless mind, Kill bill, The godfather, Masumiyet, Kader, Gemide, Pulp fiction, 300, Sin city, Factotum, Casablanca, Madagaskar, American beauty, Vidocq, Moulin rouge, V for vendetta, The nightmare before christmas, Lost highway, Yeşil yol, Bram Stoker’s Dracula offf lan bir sürü var daha hangilerini yazayım?? Siz bunları bir izleyin kalanını getirirsiniz ya :) Ben öyle filmleri pek sıralamaya sokabilen bir insan değilim ne yazık ki. Benim için çok sevdiğim yere göğe koyamadığım Lord of the rings ile yine her izlediğimde çok duygulandığım boğazımın düğümlendiği bir film olan Masumiyet arasında bir fark bir üstünlük bulunmamaktadır. Sevdiğim ve 2.liğine bile razı gelemediğim o kadar çok film var ki :)




 4) Şu sıralar en çok almak istediğiniz şeylerin listesini yapsanız bunlar neler olurdu?
Mercedes cls 65 amg almayı çok isterdim valla. Bitiyorum bu arabaya yaa ne olur biri bana alıversin :) Armani, Camel, Nautica, Boss, Tag Heuer ve Tissot marka çeşit çeşit saat almayı da çok isterdim. Takım elbiseye de ihtiyacım var, pek bir marka bilincim oluşmadı o konuda o yüzden marka veremeyeceğim :) Neyse aklıma geldikçe fakir olduğum için üzülesim geliyor kapatalım bu konuyu.





 5) Şu sıralar en çok dinlediğiniz şarkılar? 3 tane.
     Ratatat-Loud Pipes
     Ahmet Aslan-Tanımadığım Ten
     Oi Va Voi-Mahala