29 Aralık 2016 Perşembe

WHO CAN SAY THERE WILL BE NO COUP ATTEMPT IN 2043?



What is the guarantee that there will not be a coup attempt in Turkey in 2043, even if it happens what will be the reason of its failure? There is no importance of 2043 in this question. I just want to ponder a little about what we are not in today's political conditions and what might be in a concept we do not know. As a generation that has experienced the July 15th coup attempt, history gives us the responsibility to take measures to prevent it from happening again.

With that July 15th coup attempt, we have about 5 months between us now. As a nation, we declared a state of emergency (SOE) during this time period, we have held the Supreme Military Council Meeting, we have made thousands of arrests, we have closed the Military High Schools and decided to open the National Defense University, we have organized the many SOE decree and fired officers from state (more than hundred thousand), and we tied up Gendarmerie to the Ministry of Interior. However unfortunately unchanging reality come in front of us, and that fact is that as a state we reacting panicky. It is a behavior and mood that is not at all worthy of a power that boasts of proactive policy throughout a long slice of power. Although nobody make the sentence with using proactive word since Ahmet Davutoğlu was taken from the Prime Ministry, it is a separate writing topic.

What will happen when the year 2043 came if Turkey has a PM who is not a charismatic leader like Tayyip Erdogan and at the same time a general charged in Chief of the General Staff who does not sit in the profile of Hulusi Akar Pasha? When a charismatic leader like Erdogan is not leading the country and if the nation does not want to fall into the streets, who will stop a coup attempt when it comes from a Chief of the General Staff, a junta from the army, or an X-community? Who will protect the government chosen by the national will?

My response is that the current situation and the Republic of Turkey in 2043 will not be able to get rid of the coup d'etat.

Perhaps now, a profile that has been pushed out of society and not seen love is waiting for the National Defense University to open in the future.

Perhaps now, the low-ranking officers who are on duty are secretly brainstorming for next coup attempt.

Perhaps now, the X community is preparing plans to infiltrate various levels of the state.

Who knows?

Since July 15th, which measures will prevent a new coup attempt? What did we really should do?

It is certain that a country governed by "Advanced Democracy" needs to take more serious measures to prevent coups and to get rid of interruption of its democracy. With serious measures, of course, I mean legal regulations. We have to be a country in which the principle of separation of powers is present and active, where different political ideas and opinions are not excluded and dominated by a compromising culture of politics. Government must abandon the politics of making hostile sides, use a non-politics level language, produce politics to alienating others, interfere with ideas of opponents and interfere with the people's living spaces. All politicians must seek political consensus. In addition to these, we must rise the intellectual quality of Turkish soldiers up to world standards.


The prescription may seem very simple, but its implementation has serious challenges for the current government and opposition. Moreover, many politicians know that this is the prescription and they know even better prescriptions than what I wrote. As citizens, our expectation from the Yenikapı Spirit, which was formed after the coup, was that the normalization was realized by all politicians and that the nation was completely recovered from the coup d'etat by meeting in common ground.


The point we come up with can only be summed up as frustration.





KİM 2043 YILINDA DARBE OLMAZ DİYEBİLİR?

                       

2043 Yılında Türkiye’de bir darbe girişimi olmayacağının, olsa bile bunun başarısız olacağının garantisi nedir acaba? Bu soruda 2043 yılının herhangi bir önemi söz konusu değildir. Sadece bugün içinde bulunduğumuz siyasi koşulların dışında olduğumuz ve ne olduğunu da bilmediğimiz bir konseptte neler olabileceğine ilişkin biraz kafa yormak istiyorum. 15 Temmuz Darbe Girişimini yaşamış bir nesil olarak tarih bunun bir daha gerçekleşmemesi için önlemler alma sorumluluğunu bizlere vermekte.

O karanlık gün ile şu an aramızda 4 aya yakın bir zaman var. Bu geçen zaman diliminde OHAL ilan ettik, YAŞ toplantısı gerçekleştirdik, OHAL Kararnameleri ile 100 binden fazla kişinin devletle ilişiğini kestik, Jandarmayı İçişleri Bakanlığına bağladık, binlerce tutuklama gerçekleştirdik, Askeri Liseleri kapattık ve Milli Savunma Üniversitesi açmaya karar verdik. Bu başlıklara irili ufaklı birçok şey eklenebilir. Fakat ne yazık ki önümüze değişmeyen bir gerçek çıkıyor o da devlet olarak panik halinde reaksiyoner bir davranış içinde bulunduğumuz gerçeği.  İktidarının uzun bir dilimi boyunca proaktif politika sergilemekle övünen bir iktidara hiç de yakışmayan davranış ve ruh hali bu. Gerçi Ahmet Davutoğlu Başbakanlıktan el çektirildiğinden beri proaktif kelimesini pek telaffuz eden kalmadı ama o ayrı bir yazı konusu.

2043 yılı gelip çattığında ortalıkta Tayyip Erdoğan gibi karizmatik bir lider olmadığında ve Genel Kurmay Başkanlığı koltuğunda Hulusi Akar Paşa profilinde biri oturmadığı zaman ne olacak? Karizmatik bir liderin ülke yönetiminde olmadığı, milletin de kefenlerini giyinip sokaklara dökülmeye hevesli olmadığı bir zaman diliminde Genel Kurmay Başkanı, ordu içinden bir cunta ya da ordu ve devlet içine sızmış bir X cemaati darbe yapmaya kalkıştığında bunu kim durduracak? Milli iradenin seçtiği hükümeti kim koruyacak?

Benim cevabım şu an ki gidişatıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin 2043 yılında da darbe illetinden kurtulamayacağı yönünde.
Belki de şu an da bir yerlerde toplum dışına itilmiş ve sevgi görmemiş bir profil ileride darbe yapmak için Milli Savunma Üniversitesi’nin açılmasını bekliyordur.
Belki de şu an da görevde bulunan düşük rütbeli subaylar bir köşede ilerde gerçekleştirebilecekleri darbenin beyin fırtınasını gerçekleştiriyorlardır.
Belki de şu an da X cemaati devletin çeşitli kademelerine adam sokmak için planlar hazırlıyordur.
Kim bilir?

Peki bizim 15 Temmuz’dan bu yana aldığımız hangi önlem yeni bir darbeyi engelleyecek? Biz aslında ne yapmalıydık?
Şu an da iliklerine kadar İleri Demokrasi ile yönetilen bu ülkenin demokrasisinin akamete uğramaması için daha ciddi tedbirler almaya muhtaç olduğu muhakkaktır. Ciddi tedbirler ile de elbette ki yasal düzenlemeleri kastediyorum. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin mevcut ve etkin olduğu, farklı siyasi fikir ve görüşlerin dışlanmadığı ve uzlaşmacı bir kültürün siyaset diline egemen olduğu bir ülke olmak zorundayız. Safları sıkılaştıralım politikasını terk etmeli, siyasette seviyeli bir dil kullanmalı, ötekileştirmeden siyaset üretmeli, kendi fikirlerimizi muhatabımıza dayatmamalı ve uzlaşı aramalı, insanların yaşam alanlarına müdahale etmemeliyiz. Bunlara ek olarak da yetiştirdiğimiz askerlerin düşünce kalitesini dünya standartlarına yükseltmeliyiz.

Reçete çok basit gibi görünebilir ama uygulaması mevcut iktidar ve muhalefet için ciddi zorluklar içermekte. Üstelik reçetenin bu olduğunu hatta benim bu yazdıklarımdan daha da iyi reçetelerin olduğunu birçok siyaset yapıcı bilmekte. Vatandaş olarak darbe sonrası oluşan Yenikapı Ruhundan beklentimiz de normalleşmenin el birliğiyle gerçekleştirilmesi ve ortak paydalarda buluşularak ülkenin darbe illetinden tamamen kurtarılması yönündeydi.

Geldiğimiz nokta ise sadece hayal kırıklığı olarak özetlenebilir.





3 Eylül 2012 Pazartesi

Blue Valentine: Lö Karşılıksız Aşk


Pek çok insana göre karşılıksız sevgi bir aşk çeşidi bile değildir. Aşkın bir karşılık gerektiren durum olduğunu düşünürler, ancak iki kişi birbirine sevgi duyarsa onun aşk olabileceğine inanırlar. Peki, o zaman karşılıksız sevgi nedir? Birbirini sevdiğini, aşık olduklarını iddia eden çok sayıda insan gördüm ki onların hissiyatlarının toplamı karşılıksız seven birinin çeyreği bile etmiyordu. Dolayısıyla ey okuyucu bu yazının sahibi karşılıksız sevgiyi de aşkın dallarından biri olarak görmektedir bilesin. Bu sebeple zaten bu yazının adı Blue Valentine: Lö Karşılıksız Aşk’tır.


My Sassy Girl filminin dramatik temalı ağlak bir aşk filmi isteyen bünyeme hafif geldiğini söylemiştim size. Böyle internet aleminde sörf yaparken denk geldiğim Womb Filminden sonra bu filme denk geldim ve ikisini de arka arkaya izledim. Womb filmi hakkında da yazacağım elbet ama onun hakkında yazabilmem için önce onu bi sindirmem gerek :)İsmindeki Valentine hedesinden ötürü acaba sikik bir sevgililer günü filmi mi diye şüpheyle yaklaşmadım değil hani bu filme. Lakin rahat olun o tarz filmlerle alakası bile yok film gayet sağlam. Esas sorun sizin ne kadar sağlam olup olmadığınız. Herkesin meşrebine ve o an ki durumuna göre sonuçlar çıkartabileceği bir film bu. Örneğin hali hazırda karşılıksız aşk acısı çeken biriyseniz üstünüzden tır geçmiş gibi hissedebilirsiniz. Evli bir insansanız başka milletten insanlar da bizim gibi kavga ediyormuş deyip farklı bir açıdan da bakabilirsiniz. Ben de bambaşka duygular içinde izledim bu filmi ve spoiler yağmuruna başlamadan önce yazıyı burada terk edeceklere bu filmi şiddetle izlemelerini tavsiye ederim.

 

İş bu yazının kalan kısmı şiddetli spoiler içerir ey okuyucu, gelmiş olduğun satır köprüden önceki son çıkıştır haberin ola :) Filmin oyuncu kadrosu Ryan Gosling ve Michelle Williams’dan oluşuyor desek sadece küçük kız oyuncuya haksızlık etmiş oluruz sanırım :) Bu arada çocuk oyuncunun da tatlı mı tatlı bi kız olduğunu belirtmem gerek mutlaka. Film çiftimizin şimdiki zamandaki durumu ile başlıyor fakat aralarda bu iki insanın nasıl tanıştığı ve nasıl evlilik sürecine doğru gittikleri anlatılıyor. Bu yüzden hikaye iki farklı koldan işliyor. Başlarda sıradan bir mutsuz evlilik filmi izliyormuşsunuz gibi oluyor. Sorumluluk sahibi bi anne, vasat bi işte çalışan alkolik baba ve onların dünyalar tatlısı küçük kızı üzerine kurulmuş ve sonunun mutlu ama insanı salya sümük ağlatan hafiften Sinan Çetin filmi gibi bi şeyler çıkabilir diye Yusuf Yusuf oluyorsunuz. Neyse ki kazın ayağı öyle değil de hikâye çok farklı yerlere savuruyor bizi. Filmin kırılma noktası esas oğlanımızla hanım kızımızın kafa dağıtmak için ucuz bi otele giderken markette esrarengiz bir herifle karşılaşmalarıyla başlıyor. Eleman arabanın 10bin bakımını yaptırırken ve benzin doldururken hanım kızımız da markette yiyecek içecek bi şeyler alıyor. Derken hanım kızımız şapkalı bi elemanla garip bi muhabbete giriyor ve beni çok pis kıllandırıyor. Düşünün yani muhabbetin sonu kadının “ Ben kocama sadığım” demesiyle bitiyor. O şapkalı eleman da çok rahat yani hatun verse oracıkta domaltıp sikecek elleham :) Lan olm bu eleman neydi kimin nesiydi derken zaten hatun arabada şapkalı heriften kocasına bahsediyor ve başlıyor oracıkta bir küçük kıyamet.  Kopan kavga kıyametten ve asıl olarak da kadının kocasına “ dert etme yeaa zaten kilo almış, o tam bir loser” gibi şeyler zırvalamasından bu herifin ne kadan önemli olduğu ortaya çıkıyor tabisi.

 

Future room sahneleriyle beraber başlıyor hikayenin ikinci ve asıl can alıcı noktası. Ryan Gosling abimiz hamallık işine girer ve ev taşıyarak hayatını kazanmaya çalışır. Filmde bahsedildiği gibi potansiyelli bir heriftir bu yahuşuklu deliganlu lakin diğer işçilerle konuşmalarından anlarız ki bu adam iflah olmaz bir romantiktir. Hatta bu sahnelerden birinde “Erkekler kadınlardan daha romantiktir. Birlikte olmak istediği kadın için sonuna kadar mücadele eder ama kadınlar her zaman en iyisini, beyaz atlı prensi kovalar. Erkekler, aşık olur ve daha iyisini bulmaya çalışmaz, onu kaçırırsam tam bir aptalım derler” gibi efsanevi bir replik çıkar ağzından. Sanırım zenci abimizdi o da “ minnak bi amcığın olaydı bu kadar beyinsiz olmazdın” gibisinden bi şeyler diyordu. Filmin bu kısmındaki replikler gerçekten unutulmaz ve çok hoş. Sonra Ryan abimiz bu sarışın hanım kızımızı görür ve çok fena aşık olur. Zaten götün kaşınıyodu olm al sana ilk görüşte aşk dersiniz böylece :) Lakin gel gelelim benim sabahtan beri hanım kızımız dediğim sarışın gacının aslında nasıl bir sürtük olduğu ufaktan ufaktan ortaya çıkar.

 
Zaten güreş takımından sağlam bi pompacı bulmuş olan bu gacı elemanın verdiği numarayı arayıp sormaz bile. Niye arasın ki amq hatun tıpta okuyor mis gibi pompacısı da var ne işi olur ki böyle çar çakalla??? Zaten aşka hiç inanmadığı büyük annesiyle geçen muhabbetlerden anlaşılabilir. Bu kadar çabuk değişebiliyorlarken insan nasıl hislerine güvenebilir ki gibisinden bi şeyler zırvalıyor arada. Orda anlamam lazımdı zati bu gacının tek derdinin ailesinden daha iyi bi yaşama daha elit bi kocaya tav olduğunu. Lakin anlayamadım ne yalan söyleyeyim ey okuyucu. Güreşçi sevgilisinin bunu hamile bırakmasının şokuyla yüzleşirken ve Ryan abimizin göt kaşıntısının inanılmaz seviyelere ulaşması, kızı arayıp bulmasıyla flört etmeye başlar bu iki genç. Ryan’ın aklı resmen başından gitmiştir bu kızın aşkıyla. Kız ise türlü hesaplarda ve götü kurtarmanın derdindedir. Anlamadığım şey bu karının nasıl olup da kürtaj masasından kalktığıdır. Filmin çözümleyemediğim ve bana göre de filmi zayıflaştıran en önemli nokta burasıdır. Sen o kadar sürtüğün önde gideni ol ama gel kürtajı yaptırama. Film kürtaj yaptıran kadınlara bi şeyler mi demek istiyor bilemedim :)

 
Hikayenin bundan sonrası ise Ryan abinin nasıl kendi ağzına sıçtığının ayaklı kanıtıdır neredeyse. Hatuna okey der, evlenelim o çocuk da bizim çocuğumuz olsun der. Kendini yakar adam. Filmde çok hissedilmese de aslında Ryan abimiz de biliyor karının ne mal olduğunu, gözünü hangi hırsların bürüdüğünü ve onunla işi bitince nasıl da kağıt gibi atacağını. Lakin adam aşık işte, 5 dakikalığına bile onunla olsam kardayım diye düşünüyor. Yazık la valla. Tam burada söylenecek sayfalarca dolusu şeyler olmasına rağmen boğazıma bi şeyler düğümleniyor. Hele hele o son sahnesi, arkasını dönüp gidişi insanın içini acıtıyor. Hayata Full mantık açısından bakanlar için kadının haklı olduğu pek çok yön bulunabilir ama işte birazcık da olsa romantik bir hayalperestseniz izleyin ve üzerine düşünün demekten başka çareniz kalmıyor.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Yeopgijeogin Geunyeo: My Sassy Girl




Bu yükselen Kore sineması yükseleceği kadar yükseldi ve olması gereken yerde dünya sinema gündemini yeteri kadar işgal etmeye başladı. Gel gelelim ki ben birkaç film dışında bu sinemaya hala oldukça yabancıyım. Hazır sevgili sahibi değilken beni şöyle salya sümük ağlatacak ağır depresif bir aşk filmi ararken denk geldim bu filme. 8.1Imdb puanı ve My Sassy Girl ismi fena halde beni cezbetti ve başladım izlemeye. 2000’li yılların başında çekilen bu filmi romantik komedi olduğunu bilmeksizin izledim. Bu yüzden beklediğim ağır depresif havayı bi bulamadım haliyle. Filmin romantik komedi olduğunu anladığımdaysa artık çooook geçti :) Holywood boş durmamış bu filmin yeniden çevirimini yapmış. İzlemeyi düşünmüyorum ama denk gelirsem de izlemeden geçemem sanırım.



Şöyle ucundan ucundan filme gelirsek olayın özünde ibnemsi bi esas oğlan ve kafadan çatlak bi hatun bulunmakta aşık ve maşuk rollerinde. Filmi romantik komedi yapan en büyük etkenler esas oğlanımızın salaklıkları ve şanssızlıkları. Aslında bu kadar fazla tesadüfün olduğu bi filmde bu elemanı şanssız diye nitelemek yanlış da olabilir, bilemedim şimdi. İşin doğrusu esas oğlana fazla yüklendiğimi içten içe bilmiyor da değilim. Çünkü böyle enkaz durumda olan bir hatunu da anca böylesi bir eleman göğsünde yavaşça yumuşatıp, hakimiyeti sağlayıp gol atabilirdi. Kadir İnanır tarzı bir jön heralde tokat manyağı yapardı kızcağızı :) Filmin başrolünde ki hanım kızımın gerçekten über güzellikte bir yaratık. Esas oğlanla metroda karşılaştığı sahnede bile bitirdi beni. Bu hanım kızdan dolayı romantik komediye fazla uymayan bir hikayesi var filmin. Yönetmeni ben olsam milleti ağlamaktan gebertirdim vallahi. Uzak doğu tipi espirilere fazla gülmeyen hatta hiç gülemeyen bir adam olduğum idrakine sanırım bu film sayesinde vardım :) İbnemsi esas oğlanımızın şebekliklerine hiç gülemedim vallahi. Böyle dokunsan ağlayacak pozisyonda olan bir insan olmama rağmen filmin son 20 dakikasında da ağlamadım. Filmi pek seven Türk izleyicisinin aksine ne milletin güldüğü yerlerde gülebildim ne de ağladığı yerlerde ağlayabildim. Bu sebeple filmin 8.1 gibi bir puanı hak etmediğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Ama izleyin yani, hatta mümkünse sevgilinizle izleyin bu filmi. O zaman puanı 9.5’lere doğru çıkabilir :)


 Son olaraktan da arkadaş biz ne pis ne plansız bi devletiz böyle yaaa Allah’ın G.Koresi bile 2000’lerde hayvani bi metro ağına sahip. Bizim İstanbul’a, Ankara’ya ve İzmir’e bakınca insanın içi acıyor yaaa. Sanki makinistler bizim siyasetçilerin analarına pompa yapmış, niye bu kadar düşmansınız lan bu demiryollarına???

28 Temmuz 2012 Cumartesi

The Dark Knight Rises-Nolan Veda :)


Bu yazı iliklerine kadar spoiler içerir bunu bil sonra gak guk deyü arkamdan konuşma :D

Geldik Nolan efendinin çektiği son Batman filmine. Nolan efendi gelene kadar senaryo, oyunculuk, müzikler ve hatta görsel efektler bakımından bitik filmlerdi Batman filmleri. Batman Beggins ile çok iyi bir başlangıç yapması ve Dark Knight ile zirveye yerleşmesi The Dark Knight Rises ile ilgili olan tüm beklentileri maksimuma çıkardı. Ben koltuğuma otururken böyle bir beklenti içerisinde değildim. Biliyordum ki büyük beklenti filmden alacağım zevki minimize edecekti. Gerçekten büyük beklentiyle gitseydim hayal kırıklığına uğramam da bayağı bi olasıymış hani :D

Film Hollywood standartları içerisinde çizgi romana sadık kalmaya çalışmış ama ne yazık ki pek becerememişler. Tabii bu pek kimsenin sikinde olan bi mevzu değildir sonuçta kaç kişi çizgi roman okuyor ki? Lakin uzaktan yakından serinin hikayesini az buçuk bilen biri olarak şunu demeliyim ki filmde çizgi romana daha fazla sadık kalsalarmış daha başarılı olurlarmış. Nitekim kendi yazdıkları senaryo mevcut hikayeyi yukarıya taşıyamamış ne yazık ki. Filmin başında gereksiz yere aşırı durağan bir seyir bulunmakta. Dark Knight filmi ile bağlantı kurmak için çoooook değerli bi sürü dakikayı heba etmişler. Bunun yerine Kedi Kadın ve Miranda Tate denen gacının hikayeye nasıl dahil olduğu daha açık seçik ve güzel bir biçimde anlatılabilirdi. Herkesin ezbere bildiği Dark Knight filminden sahnelere ve Harvey Dent denen yavşağa o kadar atıfta bulunmana heç gerek yoktu Nolan abiciğim.

Filmin ortalarına doğru kabuğuna çekilen Batman’in piyasaya nasıl geri döndüğünü izlemekteyiz. Bu sahneler de ortalama kıvamda ve beklenen gazı bünyeye zerk edememektedir. Tabii Batman’in emrine verilen yeni oyuncakları sevdiğimizi belirtmeyi de ihmal etmemek lazım bu arada :)) İzleyiciye Kedi Kadın fazla tanıtılmadığı için seriyi bilmeyenler bu Kedi Kadın gacısının Bane konusunda neden Batman’e kazık attığını falan sorgulamıştır büyük ihtimalle. Çünkü bu Kedi Kadın o kadar kötülük ediyor her türlü kazığı atıyor hatta adamın başına bu kadar iş açılmasının falan en büyük sebebi ama tutuyor Batman abimiz film boyunca “içinde bundan fazlası var biliyorum” gibi bişeyler söyleyip duruyordu. Lan insanın babası olsa evladını bu kadar affedip de cesaretlendirmeye çalışmaz :)) Anlat amq Kedi Kadın nedir nasıl bir Femme Fatale’dir. Nasıl sadece kendi çıkarını düşünür, hırsızdır, insanları baştan çıkarır ve onları kullanır. Neyse Nolan’a akıl vere vere bendeki bitecek amq bi soluklanayım.

Bir de Bane mevzusu var tabii değinmeden geçemeyeceğimiz. Filmin başında baya bi çatlıyorsunuz kim lan bu Bane nerden çıkmış nerden fırlamış ne ayaktır bu adam diye. İlerleyen aşamalarda cevabınızı çoğunlukla alıyorsunuz. Lakin bu adam neden maske takıyor ve maske takmasına neden olan hastalık nedir üstün körü geçilmiş. Neticede her 20-30 kişiden dayak yiyen adam suratına maske takmıyor değil mi? O kuyuda bunu neyle nasıl dövdüler açıklasana, göstersene Nolancığım. Çizgi filmde Bane dediğiniz adam yarmanın tekidir, kas yığınıdır özel bi ilaç kullanmıştır ve çok güçlüdür. Burdaki Bane ise oyuncu seçiminden dolayı çok sönük bi vücuda sahiptir. Nolan Inception filmindeki elemanı kullanarak çocuğa belki bi harçlık parası çıkartmak istemiş olabilir ama izleyiciye yamuk yapmıştır bu adamı seçmekle. Bane dediğin adam Batman’i evire çevire dövmüş, maskesini parçalamış ve belini kırmış adamdır. Sen Buz Adam tadında bi eleman çıkar (ki buz adamı bile Arnold abimiz gibi kaslı bi yarma oynamıştır) ve Batman de şamar oğlanına dönsün, yoo yooo buna izin veremem Nolancığım :))

Bu yazı her ne kadar spoiler içerse de Miranda Tate konusunda fazla konuşmayacağım. Muhtemelen filme gitmeden önce okuyacaklar olacaklardır ve Tate ile ilgili bişeyler yazarsam alacakları tüm zevk piç olacaktır. Yine de şöyle bir eleştiriyi yapmadan geçemeyeceğim “ O nasıl bi ölümdür lan öyle siktiğimin evladı?” Hiç mi oyunculuk dersi almamış bu karı? O kadar tırt ölüm mü olur lan? :))

Filmin en büyük artıları yaşattığı görsel şöleni, gerçekten sağlam gaz parçalardan oluşan müzikleri, senaryosunun boşluksuz olması ve kendini iyi toparlaması ve kötü adam başarısıdır. Batman serisinde zaten ağırlıklı olarak kötü adamlar öyle para için dünyaya hükmetmek için falan kötülük yapmazlar. Genelde daha felsefik ve psikolojik bi nedenden ötürü böyle bi yola saparlar. Nolan en azından bu kısmı iyi kullanmış ve beni tatmin etmeyi başarabilmiştir. Haaa istesem yine itneliğine bişeyler sallarım da Hollywood dediğin kurum ve yaptığı işler ortada fazla da kasmamak gerekir. Her işin içine bi nükleer bomba sokmasalar ölürler zaten amın evlatları. Bi de füzyon reaktörü falan diyorlar, kafaları neyle güzel bu adamların anlamıyorum ki? Füzyon reaktörü dediğin şey öyle göt kadar bişey olsaydı Einstein amcan herhalde onu da yapıp göçerdi değil mi öte tarafa? :)) Neyse film bi alex pardon bi Dark Knight olmasa da 8,5-9 puan aralığında bi notla sinema tarihine geçecektir. Umarım Nolan über bir projeye çalıştığı için kendi sinematik yükselişini çok da çoşturmayan bu filmi çekmiştir diyeyim ve kapatayım :))